Hayatta sınavlar varsa, ben bu yıl birden fazla ve çok zorlayıcı sınavlardan geçtim.Geçtim mi kaldım mı emin değilim ama çok şey öğrendiğim kesin. Daha önce de benzerlerini yaşadığım deneyimlerin bu sefer en derin, güzel, zor ve öğretici olanını yaşadım. Ve neden hep benzer şeyleri yaşadığımı çözmek için, kendimle ilgili oldukça derin ve korkutucu çalışmalar yaptım. Çok farklı, şaşırtıcı, ürkütücü, üzücü, beni salya sümük bırakan çalışmalar da oldu içlerinde. Her seferinde yeni bir şey keşfettim derinlerimde.
Bu sene gerçekten zor oldu. Her; artık tamam geçti, iyiyim dediğimde biraz daha zorladı beni olanlar. İyi ki öyle oldu diyorum şimdi. İyi ki ben geçen yıl yaşananları yaşadım, hissettim ki; artık yinelenen olayları, yani kendimi değiştirme nedenim oldu. Bundan sonra ne yaşayacağımı bilmiyorum ama ne yaşamayacağımı çok iyi biliyorum. Öğrenmem için tekrarlarla hayatıma giren o "ŞEY" bir daha tekrarlanmayacak.
Sadece yaşattığı güzel şeyler için değerli olmaz bir insan hayatınızda. Asıl, sizi zorladığı, belki üzdüğü, canınızı acıttığı için değerli olur. Çünkü bazen birşeyleri öğrenmenin tek yolu acıdan geçer. Acıyı hissedebilmek için sevgiyi bilmek gerekir önce. En iyi dostunuz, en iyi öğretmeniniz hayatında sizi en çok zorlayandır demişti birisi bana. O seni en çok ve en eski tanıyandır. Ve belki de en çok seven. Kulağa biraz ironik gelse de. Kendisi bile bunun bilincinde olmasa da.
Şu anda bana ne hissettiği ya da ne yaşattığı değil önemli olan. Bu yaşananlardan benim ne öğrendiğim, kendimi nasıl değiştirip, geliştirdiğim.
Unutamayacağım bir yıl oldu, en güzellerle en diplerde dolaştığım, yörüngemi tamamen kaybedip bir daha kaybetmeyecek biçimde bulduğum. Evet sevgili 2011 ve getirdikleri...Sonsuz teşekkürlerimle birlikte sonsuz sevgimi gönderiyorum sana. Bana getirdiklerini iyi ki getirdin, yaşattıklarını iyi ki yaşattın, hissettirdiklerini iyi ki hissettirdin. Ben şimdi senden sadece güzellikleri alarak yoluma devam ediyorum. Güzel olana zor sınavlardan geçerek ulaşılır. Şimdi ben daha güzelim,sen de öyle. Bittiğin yerde mutlu kal, sevgiyle kal, 'Hoşça'kal...
Senem
30.12.11
Var mı Arttıran?
30 Aralık 2011 Cuma
29 Aralık 2011 Perşembe
AFFEDİYORUM...BENİ AFFET
"Kız affediyor. Hidayete erdiğinden değil,artık bu nefreti taşımaya tahammülü kalmadığı için.Nefret insanı yorar....
Herşeyi,herkesi ve suçunu bilmesem de seni affediyorum.Seni sevdiğim halde beni sevmediğin için seni affediyorum,yıllardır aklıma gelmeyen şeytanımı uyandırdığın için seni affediyorum.Beni reddettiğin ve gücümü tükettiğin için seni affediyorum.Kim olduğumu ve burada olmamın sebebini anlamadığım için seni affediyorum...
Döktüğüm yaşları bağışlıyorum.
Acıları ve aldatmaları bağışlıyorum.
ihanetleri ve yalanları bağışlıyorum.
İftiraları ve ahlaksızlıkları bağışlıyorum.
Nefreti ve zulmü bağışlıyorum.
Yüreğimi yakan darbeleri bağışlıyorum.
Yıkılan hayalleri bağışlıyorum.
Ölen umutları bağışlıyorum.
Sevgisizliği ve kıskançlığı bağışlıyorum.
Umursamazlığı ve kötü niyeti bağışlıyorum.
Haklılık uğruna haksızlık edenleri bağışlıyorum.
Öfkeyi ve şiddeti bağışlıyorum.
İhmalkarlığı ve unutkanlığı bağışlıyorum.
Bütün kötülükleriyle dünyayı bağışlıyorum.
Hayal kırıklıklarıma rağmen yeniden sevmeyi başaracağım,
Elimde hiçbir şey olmasa da vermesini bileceğim,
Bin türlü engele rağmen neşeyle çalışacağım,
Yapayalnız kalsam, terk edilsem de elimi uzatacağım,
Hıçkırarak ağlarken bile gözyaşlarımı sileceğim,
Bana güvenilmese de ben güveneceğim.
Böyle olsun.Böyle olacak"
Elif,Paulo Coelho
Böyle OLUYOR ve böyle de OLDU.
GayatriSenem
Herşeyi,herkesi ve suçunu bilmesem de seni affediyorum.Seni sevdiğim halde beni sevmediğin için seni affediyorum,yıllardır aklıma gelmeyen şeytanımı uyandırdığın için seni affediyorum.Beni reddettiğin ve gücümü tükettiğin için seni affediyorum.Kim olduğumu ve burada olmamın sebebini anlamadığım için seni affediyorum...
Döktüğüm yaşları bağışlıyorum.
Acıları ve aldatmaları bağışlıyorum.
ihanetleri ve yalanları bağışlıyorum.
İftiraları ve ahlaksızlıkları bağışlıyorum.
Nefreti ve zulmü bağışlıyorum.
Yüreğimi yakan darbeleri bağışlıyorum.
Yıkılan hayalleri bağışlıyorum.
Ölen umutları bağışlıyorum.
Sevgisizliği ve kıskançlığı bağışlıyorum.
Umursamazlığı ve kötü niyeti bağışlıyorum.
Haklılık uğruna haksızlık edenleri bağışlıyorum.
Öfkeyi ve şiddeti bağışlıyorum.
İhmalkarlığı ve unutkanlığı bağışlıyorum.
Bütün kötülükleriyle dünyayı bağışlıyorum.
Hayal kırıklıklarıma rağmen yeniden sevmeyi başaracağım,
Elimde hiçbir şey olmasa da vermesini bileceğim,
Bin türlü engele rağmen neşeyle çalışacağım,
Yapayalnız kalsam, terk edilsem de elimi uzatacağım,
Hıçkırarak ağlarken bile gözyaşlarımı sileceğim,
Bana güvenilmese de ben güveneceğim.
Böyle olsun.Böyle olacak"
Elif,Paulo Coelho
Böyle OLUYOR ve böyle de OLDU.
GayatriSenem
26 Aralık 2011 Pazartesi
istiyorum
Ben, ben olduğum için bana ihtiyaç duyulmasını istiyorum.
İncinebilir olduğumu hissetmek istiyorum.
Mutsuz olduğumda da yanımda olmanı istiyorum.
Düştüğümde beni kaldırabilecek olanı bilmeni ve bunu göstermeni istiyorum.
Senin gücünü hissetmek istiyorum.
Kararlılığını görmek istiyorum.
Ne istediğini bildiğini ve bundan ne olursa olsun vazgeçmeyeceğini bilmek istiyorum.
Yaratıcılığını görmek istiyorum.
Hayat ne getirirse getirsin aydınlık tarafın insanı olduğunu bilmek istiyorum.
Hatalarım ve eksikliklerimle beni kabul etmeni ve sevmeni istiyorum.
En çok istediğim şeyi sana söylemek istiyorum.
Açıklığı ve dürüstlüğü yaşamak istiyorum.
Tatlı bir çılgınlık yaşamak istiyorum.
Seninle bir olmayı yaşamak istiyorum.
Seninle herşeyin en iyisi olduğunu yaşamak istiyorum.
Hafifliğin kalbimde kabardığını hissetmek istiyorum.
Derinliği istiyorum.
Bir olmak istiyorum.
Seninle bütünleşmek istiyorum.
Seninle Aşk'ın kendisi olduğumuzu hissetmek istiyorum.
Seninle attığımız her adımda Aşk ve Sevgi hissetmek ve yaşatmak istiyorum.
Seninle tüm korkularımızı, yaralarımızı birlikte iyileştirip yokettiğimizi görmek istiyorum.
Seninle bütün aşklarımı temize çektiğimi söylemek istiyorum.
Senin şiirin olmak istiyorum.
Benim Şövalyem olmanı istiyorum.
Tüm zorlukların, yaşamı öğreten tecrübelerin ardından şiir ve şövalye olarak birbirimize sarıldığımızda her zorluğu yenelim istiyorum.
Sana olan sevgimi seninle yaşamak istiyorum.
Bana olan sevgini en derinlerimde hissetmek istiyorum.
Her yeni gün yeniden doğalım istiyorum.
Her yeni gün yeniden tanışalım, birbirimize aşık olalım istiyorum.
ve her yeni gün ilişkimiz olgunlaşıp pekişsin, büyüsün istiyorum.
Ayaklarımız yere sağlam basarken, uçabilelim istiyorum.
Seninle dünyayı gezip, kocaman bir dünya olmak istiyorum.
Seninle ben olabilmek, benimle sen olabilmeni istiyorum.
Birlikte biz olmak istiyorum.
Senem
(tarihsiz)
İncinebilir olduğumu hissetmek istiyorum.
Mutsuz olduğumda da yanımda olmanı istiyorum.
Düştüğümde beni kaldırabilecek olanı bilmeni ve bunu göstermeni istiyorum.
Senin gücünü hissetmek istiyorum.
Kararlılığını görmek istiyorum.
Ne istediğini bildiğini ve bundan ne olursa olsun vazgeçmeyeceğini bilmek istiyorum.
Yaratıcılığını görmek istiyorum.
Hayat ne getirirse getirsin aydınlık tarafın insanı olduğunu bilmek istiyorum.
Hatalarım ve eksikliklerimle beni kabul etmeni ve sevmeni istiyorum.
En çok istediğim şeyi sana söylemek istiyorum.
Açıklığı ve dürüstlüğü yaşamak istiyorum.
Tatlı bir çılgınlık yaşamak istiyorum.
Seninle bir olmayı yaşamak istiyorum.
Seninle herşeyin en iyisi olduğunu yaşamak istiyorum.
Hafifliğin kalbimde kabardığını hissetmek istiyorum.
Derinliği istiyorum.
Bir olmak istiyorum.
Seninle bütünleşmek istiyorum.
Seninle Aşk'ın kendisi olduğumuzu hissetmek istiyorum.
Seninle attığımız her adımda Aşk ve Sevgi hissetmek ve yaşatmak istiyorum.
Seninle tüm korkularımızı, yaralarımızı birlikte iyileştirip yokettiğimizi görmek istiyorum.
Seninle bütün aşklarımı temize çektiğimi söylemek istiyorum.
Senin şiirin olmak istiyorum.
Benim Şövalyem olmanı istiyorum.
Tüm zorlukların, yaşamı öğreten tecrübelerin ardından şiir ve şövalye olarak birbirimize sarıldığımızda her zorluğu yenelim istiyorum.
Sana olan sevgimi seninle yaşamak istiyorum.
Bana olan sevgini en derinlerimde hissetmek istiyorum.
Her yeni gün yeniden doğalım istiyorum.
Her yeni gün yeniden tanışalım, birbirimize aşık olalım istiyorum.
ve her yeni gün ilişkimiz olgunlaşıp pekişsin, büyüsün istiyorum.
Ayaklarımız yere sağlam basarken, uçabilelim istiyorum.
Seninle dünyayı gezip, kocaman bir dünya olmak istiyorum.
Seninle ben olabilmek, benimle sen olabilmeni istiyorum.
Birlikte biz olmak istiyorum.
Senem
(tarihsiz)
BİR MACERA YOLCULUĞU
Çok uzaklarda bir yol varmış ve bu yol maceraya açılıyormuş. Çiçeklerle dolu çok güzel bir yolmuş ancak dikkatli yürümek gerekirmiş. Yol denizin üzerinde güzel mi güzel bir yolmuş.
Ali adında bir çocuk varmış. Bu yoldan geçip bir deniz kıyısına varmış. Kıyının üzerinden uçarak çok eğlendiğini düşünmüş. Ancak bu çok uzun sürmemiş, bir süre sonra kendini kontrol edememeye başlamış.
Başka yerlere yol almış. Sonunda harika bir deniz görmüş. Deniz parlıyormuş. Ali biraz daha gittikten sonra bir denizkızı görmüş. Ondan, Ali’ye nerede olduğunu söylemesini istemiş. O şu anda macera yolu adlı bir yoldaymış. Daha maceranın bitmediğini söylemiş denizkızı.
Yoluna devam etmiş. Başka bir denizkızı daha görmüş ve bir dolu da martı görmüş. Bu görüntü ona çok ama çok güzel görünmüş ancak yoluna devam etmek zorunda olduğunu biliyormuş. Hemen başka yerlere gitmiş. Orada bir ağaç varmış ama bu ağaç biraz garip bir ağaçmış. Bu ağacın üzerinde birkaç tane çalı varmış. Orada bir dolu deniz kabuğu varmış. O deniz kabuklarının içini açmış ve içinde inciler bulmuş. O incileri cebine koymuş.
Biraz daha yol aldıktan sonra bir ağaç görmüş. O ağacın üzerinde bir kitap varmış. Resimler varmış ve kendisi de o kitaba yaşadığı şeyleri resimlemeye karar vermiş.
Bunlar bir masaldı. Bu masalı okuyan iki çocuk meğersem masalın içine girmişler. Bu masalı da çok beğenmişler.
Ayşe Mira Öztüfekçi
8 yaş
8 Aralık 2011 Perşembe
Sonsuzdan Sonsuza...
Ne istiyorum biliyor musun?...
Seni…
Kalbinin şarkısını söylerken duymayı sesini…
Bilmek istiyorum, ne çalmak istersin ya da,
Nasıl çalarsın,
Dinlemek istiyorum…
Gel istiyorum, hiç haber vermeden,
Tut elimden götür beni
Bir günün doğuşunu seyretmeye mesela…
Gördüğün bir güzelliği göster bana,
Görmek istiyorum,
Veya huzurla gülümsemeni,
Hatta akan gözyaşlarını da…
Güven bana…
Bil istiyorum seni sevdiğimi…
Ne istiyorum biliyor musun?...
Beni…
Açmak istiyorum kalbimi, paylaşmak içindekini…
Sıkılıyorum biliyor musun ben olmayan tüm rollerden…
Ben olmak istiyorum…
Yaşamak istiyorum, tüm sadeliğim ve gerçekliğimle…
Bir kahkaha atmak mesela,
Kuşları seyretmek saatlerce,
Bir çiçeğin açışını beklemek,
Gözlerimi kapatıp müzik dinlemek veya…
Her an, kalbimden yayılan huzur ve aşkla…
Bir beste yapmak,
Bir şiir yazmak,
Bir resim yapmak istiyorum…
Yepyeni bir dünya anlatmak istiyorum sana…
Ne istiyorum biliyor musun?...
Bizi…
Yaşayalım istiyorum bu dünyada…
Gözlerimize baktığımızda,
Bilelim istiyorum neye bakıyoruz aslında…
Tüm ruhumuzla dans edelim istiyorum,
Özgürce, neşeyle, uyumla…
Tadını çıkaralım bu yolculuğun…
Sevelim istiyorum birbirimizi gerçekten,
Ve destekleyelim,
Saygı duyalım yolumuzun her adımına…
Yolu daha iyi görelim birbirimizin ışıklarıyla...
Ne istiyorum biliyor musun?...
Her şeyi…
Çünkü her şey tek bir şey sanki…
Tek bir şey istiyorum,
Gizli olanı, her şeyin içindeki…
Sevgi de, Tanrı de, Işık de ona…
Sevgili… Aşk… Nirvana…
Ne dersen de ya da…
...
Şimdi istiyorum ki;
Artık sus, hiç konuşma…
Ne sen olsun, ne ben olsun, ne biz olsun burada…
Kelimeler de olmasın hatta…
Öyle olsun ki;
Her nefeste, içini dolduran bir sır,
Hiç vermeyeceğin bir nefes olsun bu, göğsünün ortasında…
Ve öyle sadık kal ki bu sırra,
Yaşadığın her şeyde görünen o olsun yalnızca…
Ne istiyorum biliyor musun?...
Hiçbir şeyi…
Hiçbir şey istemiyorum,
Her şey öyle kusursuz ve tam ki…
Boşluk… Sükunet… Ahenk…
Olmak yalnızca…
Öyle bir olmak ki,
Bilmek tek olanın bu olduğunu…
Yaşamak
Bütün varlığımızla…
Akmak
Sonsuzdan sonsuza…
Alıntı
Seni…
Kalbinin şarkısını söylerken duymayı sesini…
Bilmek istiyorum, ne çalmak istersin ya da,
Nasıl çalarsın,
Dinlemek istiyorum…
Gel istiyorum, hiç haber vermeden,
Tut elimden götür beni
Bir günün doğuşunu seyretmeye mesela…
Gördüğün bir güzelliği göster bana,
Görmek istiyorum,
Veya huzurla gülümsemeni,
Hatta akan gözyaşlarını da…
Güven bana…
Bil istiyorum seni sevdiğimi…
Ne istiyorum biliyor musun?...
Beni…
Açmak istiyorum kalbimi, paylaşmak içindekini…
Sıkılıyorum biliyor musun ben olmayan tüm rollerden…
Ben olmak istiyorum…
Yaşamak istiyorum, tüm sadeliğim ve gerçekliğimle…
Bir kahkaha atmak mesela,
Kuşları seyretmek saatlerce,
Bir çiçeğin açışını beklemek,
Gözlerimi kapatıp müzik dinlemek veya…
Her an, kalbimden yayılan huzur ve aşkla…
Bir beste yapmak,
Bir şiir yazmak,
Bir resim yapmak istiyorum…
Yepyeni bir dünya anlatmak istiyorum sana…
Ne istiyorum biliyor musun?...
Bizi…
Yaşayalım istiyorum bu dünyada…
Gözlerimize baktığımızda,
Bilelim istiyorum neye bakıyoruz aslında…
Tüm ruhumuzla dans edelim istiyorum,
Özgürce, neşeyle, uyumla…
Tadını çıkaralım bu yolculuğun…
Sevelim istiyorum birbirimizi gerçekten,
Ve destekleyelim,
Saygı duyalım yolumuzun her adımına…
Yolu daha iyi görelim birbirimizin ışıklarıyla...
Ne istiyorum biliyor musun?...
Her şeyi…
Çünkü her şey tek bir şey sanki…
Tek bir şey istiyorum,
Gizli olanı, her şeyin içindeki…
Sevgi de, Tanrı de, Işık de ona…
Sevgili… Aşk… Nirvana…
Ne dersen de ya da…
...
Şimdi istiyorum ki;
Artık sus, hiç konuşma…
Ne sen olsun, ne ben olsun, ne biz olsun burada…
Kelimeler de olmasın hatta…
Öyle olsun ki;
Her nefeste, içini dolduran bir sır,
Hiç vermeyeceğin bir nefes olsun bu, göğsünün ortasında…
Ve öyle sadık kal ki bu sırra,
Yaşadığın her şeyde görünen o olsun yalnızca…
Ne istiyorum biliyor musun?...
Hiçbir şeyi…
Hiçbir şey istemiyorum,
Her şey öyle kusursuz ve tam ki…
Boşluk… Sükunet… Ahenk…
Olmak yalnızca…
Öyle bir olmak ki,
Bilmek tek olanın bu olduğunu…
Yaşamak
Bütün varlığımızla…
Akmak
Sonsuzdan sonsuza…
Alıntı
6 Aralık 2011 Salı
Tanrı'dan 10 Arkadaşça Tavsiye...
1.Kaygılanmayı Bırak
Yaşam seni bir darbe ile dağıttı ve senin tek yaptığın şey oturup kaygılanmak. Sen benim senin tüm yüklerini almak ve onları senin için taşıdığımı unuttun mu? Yoksa sen yolunun üzerindeki her küçük şey için kendi kendini yemekten hoşlanıyor musun?
2.Liste Yap
Yapılması ya da ilgilenilmesi gereken şeyler vardir. Onları liste yap. Kendi listene değil benim listeme yaz. O problem ile benim ilgilenmeme izin ver. Ben sen onu bana gönderene kadar sana yardım edemem. Benim listem uzun olmasına rağmen sonuçta ben Tanrı’yım. Ben senin ellerime bıraktığın her şey ile ilgilenebilirim. Gerçek şu ki gerçekten ben senin fark edemediğin pek çok şey ile uğraşıyorum.
3.Güven
Sırtındaki yükleri bana bıraktığında onları geri almayı denemekten vazgeç. Bana güven. Senin tüm ihtiyaçlarınla ve problemlerinle ilgileneceğime inan. Hangi problemler mi? Finansal problemler? Benim listeme ekle. Duygusal hayatındaki çalkantılar mı? Benim iyiliğim için onu listeme ekle. Sana yardım etmek istiyorum. Tek yapman gereken sadece istemek.
4.Bırak
Bir sabah kalkıp "Ben kendimi daha güçlü hissediyorum, bu sorunu burada ben hallederim "deme. Neden şimdi kendini daha güçlü hissediyorsun? Çok basit. Sen sorunlarını bana bıraktın ve ben onlarla ilgileniyorum. Ben ayrıca senin gücünü yeniledim ve seni barış ile sardım. Sen bütün bu yükleri sana geri verdiğimde başladığın yere geri döneceğini bilmiyor musun? Onları bana bırak ve unut. Sadece işimi yapmama izin ver.
6.İnan
Ben buradan, yukarıdan senin görmediğin pek çok şeyi görürüm. Benim ne yaptığımı bildiğime inan. Güven bana, benim gözlerimle görmeyi istemeyeceksin. Ben ihtiyaçlarını karşılamaya, seni korumaya ve seninle ilgilenmeye devam edeceğim. Sen sadece bana inanmak zorundasın. Benim senden çok işim olmasına rağmen sen kendine düşeni yapmakta zorlanıyorsun. Güvenmek ne kadar zor olabilir ?
7.Paylaş
Sen paylaşmayı iki yaşındayken öğrendin. Ne zaman unuttun? O kural halen geçerli. Senden daha zor durumda olanlarla paylaşmalısın. Sevincini ihtiyacı olanlarla paylaş. Gülüşünü, uzun zamandır gülmeyenlerle paylaş. Gözyaşlarını ağlamayı unutanlarla paylaş. İnancını inancı olmayanlarla paylaş.
8.Sabırlı Ol
Ben hayatı öyle bir düzenledim ki senin pek çok deneyimin olacak. Sen çocukluktan çıkıp olgunlaşacaksın, çocukların olacak, pek çok iş değiştireceksin, pek çok şey öğreneceksin, pek çok yere seyahat edip, çok fazla insanla tanışıp, pek çok şey deneyimleyeceksin. Sen benim listemdekileri yerine getirmem senin beklediğinden birazcık uzun sürdü diye nasıl sabırsız olabilirsin? Benim zamanlamama inan çünkü benim zamanlamam mükemmel. Çünkü bütün bu evreni ben yarattım. Herkes benim acele etmem gerektiğini düşünüyor.
9.Kibar Ol
Başkalarına kibar davran çünkü ben onları da seni sevdiğim gibi seviyorum. Onlar senin gibi giyinmeyebilir, senin gibi konuşmayabilir, senin gibi yaşamayabilir ama ben hepinizi sevmeye devam ediyorum. Lütfen benim için geçinmeyi dene. Ben hepinizi bir şekilde değişik yarattım. Hepiniz aynı olsaydınız bu çok sıkıcı olurdu. Lütfen benim farklılıklarınıza rağmen hepinizi sevdiğimi bil.
10.Kendini Sev
Ben seni bu kadar severken sen nasıl kendini sevmezsin? Seni ben tek bir sebepten dolayı yarattım: SEVMEK ve SEVİLMEK için .Ben sevgiyim.Sev beni.Kendini de sev.İşler ters gittiğinde kendine sinirlenmen benim kalbimi acıtır.Sen benim için çok değerlisin. Bunu sakın unutma .
Birlik Üniversitesi
Çeviri: Burçin - Oneness Türkiye
4 Aralık 2011 Pazar
Orda bir köy var uzakta...
"Orda bir köy var uzakta, gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüz" türküsüyle büyüyen bir nesilin sevgiyi,değer vermeyi göstermekle ilgili algı ve vergisini sorgulamaya gerek var mı bilmiyorum.
"Çok değer veriyorum, çok önemli, çok seviyorum...vs"
Sevdiğini, değer verdiğini, tek kalenin, sığınağının o köy olduğunu sen kendi kendine istediğin kadar düşün, hisset.Köye yıldırım düşmüş, fırtınalarda ağaçları devrilmiş, sellerde yerle bir olmuş umurunda mı senin?
Dönüp baktın mı? Köyü korumak için birşeyler yaptın mı? Hadi hiç bir şey yapamadın, fırtınalar ağaçları savururken birine bile sarılıp orada oldun mu?
Çok güzel çiçekler ekip, sonra tek bir çiçeğine bile su vermediğin köyünde, dikenler, otlar bitmeye başladığında köye bakıp; niye bu dikenler, otlar demeye hakkın olabilir mi?
Köye sırtını dönüp gitmişsin, ne zaman döneceğini, hatta dönüp dönmeyeceğini bile söylemeden gitmişsin, köyün için hiçbir şey yapmamış, hiçbir şey vermemişsin yine de bıraktığın gibi kalsın istiyorsun.
Köy sana martılar göndermiş sevgisini,özlemini anlatmak, sana kendini hatırlatmak için..Bazen de kargalar; durumundan haberdar etmek, bakımsızlıktan çürümeye, yok olmaya doğru gittiğini anlatmak için.
Sen martıları alıp, bir süre sevip onları boşluğa salmış, kargalaraysa taşlar atmışsın. Köyün uyarı çığlıklarına, seni çağırmalarına duyarsız ve ilgisiz kalmak bir yana bir de taşlarla canını derinlerden yakmışsın. En çok sahiplenmen, ilgilenmen, şefkat göstermen gerekenler kargalar oysa. Martıları herkes sever, lekeleri olsa da beyaz hakim onlara.
Köyünün kargalarını bile sevip, sahiplenip, onlarla ilgilenirsen, o köy senin köyün olabilir. Ancak o zaman "GERÇEK" ten, "YÜREK" ten değer vermekten söz edilebilir. Ancak o zaman "SAMİMİYET"ine inandırabilirsin.
Köyler emek ister, bakım ister. Arada sırada gönderilen kısa 'nasılsın' mektupları yalnızlık rüzgarlarında savrulur gider.
Köy seni içten sevmeye, özlemeye devam eder, tüm bunlar oldu diye de suçlamaz, sen yine de anlamazsın.
O kadar 'BEN' desindir.
Hiç emek vermediğin, beslemek için hiçbir şey yapmadığın köyün bakımsızlıktan çürüyüp dikenlerle kaplandığında sana düşen kızıp sinirlenmek ve vazgeçmek değil, o köy gerçekten senin 'tek kale'nse ona sahip çıkmak, temizlemek, orada yeniden çiçekler açmasını sağlamak. Ha beklesin köy daha, benim şehirde yapmam gerekenler var diyorsan, sana rağmen yeterince bekledi köy. Kendi toprağını korumak için nadasa durmak zorunda. Yeniden çiçeklenebilmek için.
Şimdi sana düşense; ya bunu değiştirmek, ya da bununla yaşamak, şikayet etme hakkın olmadan.
Senem
Aralık 2011
"Çok değer veriyorum, çok önemli, çok seviyorum...vs"
Sevdiğini, değer verdiğini, tek kalenin, sığınağının o köy olduğunu sen kendi kendine istediğin kadar düşün, hisset.Köye yıldırım düşmüş, fırtınalarda ağaçları devrilmiş, sellerde yerle bir olmuş umurunda mı senin?
Dönüp baktın mı? Köyü korumak için birşeyler yaptın mı? Hadi hiç bir şey yapamadın, fırtınalar ağaçları savururken birine bile sarılıp orada oldun mu?
Çok güzel çiçekler ekip, sonra tek bir çiçeğine bile su vermediğin köyünde, dikenler, otlar bitmeye başladığında köye bakıp; niye bu dikenler, otlar demeye hakkın olabilir mi?
Köye sırtını dönüp gitmişsin, ne zaman döneceğini, hatta dönüp dönmeyeceğini bile söylemeden gitmişsin, köyün için hiçbir şey yapmamış, hiçbir şey vermemişsin yine de bıraktığın gibi kalsın istiyorsun.
Köy sana martılar göndermiş sevgisini,özlemini anlatmak, sana kendini hatırlatmak için..Bazen de kargalar; durumundan haberdar etmek, bakımsızlıktan çürümeye, yok olmaya doğru gittiğini anlatmak için.
Sen martıları alıp, bir süre sevip onları boşluğa salmış, kargalaraysa taşlar atmışsın. Köyün uyarı çığlıklarına, seni çağırmalarına duyarsız ve ilgisiz kalmak bir yana bir de taşlarla canını derinlerden yakmışsın. En çok sahiplenmen, ilgilenmen, şefkat göstermen gerekenler kargalar oysa. Martıları herkes sever, lekeleri olsa da beyaz hakim onlara.
Köyünün kargalarını bile sevip, sahiplenip, onlarla ilgilenirsen, o köy senin köyün olabilir. Ancak o zaman "GERÇEK" ten, "YÜREK" ten değer vermekten söz edilebilir. Ancak o zaman "SAMİMİYET"ine inandırabilirsin.
Köyler emek ister, bakım ister. Arada sırada gönderilen kısa 'nasılsın' mektupları yalnızlık rüzgarlarında savrulur gider.
Köy seni içten sevmeye, özlemeye devam eder, tüm bunlar oldu diye de suçlamaz, sen yine de anlamazsın.
O kadar 'BEN' desindir.
Hiç emek vermediğin, beslemek için hiçbir şey yapmadığın köyün bakımsızlıktan çürüyüp dikenlerle kaplandığında sana düşen kızıp sinirlenmek ve vazgeçmek değil, o köy gerçekten senin 'tek kale'nse ona sahip çıkmak, temizlemek, orada yeniden çiçekler açmasını sağlamak. Ha beklesin köy daha, benim şehirde yapmam gerekenler var diyorsan, sana rağmen yeterince bekledi köy. Kendi toprağını korumak için nadasa durmak zorunda. Yeniden çiçeklenebilmek için.
Şimdi sana düşense; ya bunu değiştirmek, ya da bununla yaşamak, şikayet etme hakkın olmadan.
Senem
Aralık 2011
2 Aralık 2011 Cuma
Sevgi...
Bir an, sadece bir an yaşanan…
İşte o an;
Bakabildim mi gözlerine,
Duyabildim mi sesini?
Yaşayabildim mi seni?
İşte o an, sonsuza ulaştı…
Sevgi…
(Alıntı)
İşte o an;
Bakabildim mi gözlerine,
Duyabildim mi sesini?
Yıkabildim mi duvarları,
Dokunabildim mi sana?Bir olabildim mi,
Katabildim mi kalbime kalbini?
Hatırlayabildim mi,Yaşayabildim mi seni?
İşte o an, sonsuza ulaştı…
Yok oldum ben,
Ve var oldum seninle,
Sen oldum, Ben oldun,Sevgi…
(Alıntı)
30 Kasım 2011 Çarşamba
Bunalım
Bunalım var...bir süredir giderek dibe doğru yol alan bir bunalım. En son dibe vurdum demişken, dibin de dibi olduğunu öğrendim. Mel'un bunalımın sebebi: dünya değişiyor, evren enerji değiştiriyor, ah Merkür geri gidiyor...
Şu Merkür'ün geri gidişlerinden nasibini benim kadar çok alan var mıdır bilmiyorum. Sanırsın orada yaşıyorum. Yılda üç kez geri gider yönetici gezegenim Merkür, her gidişi, bende en olur, en olumlu şeyleri bile tersine çevirir.
Düşünün, bu sene geri gitmeye başladığı gün; sabah kızımla kavga, kafama düşen boyum kadar ayna, ve yoldaki su dolu tek çukurun bütün suyunu üzerime sıçratıp, sonra da ağlayan kadın şoförü ağzımdan burnumdan sular akarken sakinleştirerek başladı. Kaçan vapurdan bahsetmiyorum bile. Ha bu arada bekliyor değilim o geri gidecek, beraberinde ben de diye. Hatta bu sefer tarihlerine bile bakmadım. Sonradan öğrendim, aynı güne denk geldiğini aksiliklerin.
Yaz ortasından beri kendimi bir şekilde ayakta tutmaya çalıştığım acım ise kanırtarak,canımda birşeylerin ölmesine sebep verecek kadar çoğaldı yine bu günlerde. Her görenin "nolmuş sana,iyi görünmüyorsun, zayıflamışsın iyice, ışığın sönmüş..." söylemleri ise yaraya basılan tuz. Aynaya baktığımda çizgilerim daha derin görünüyor gözüme..
Yeter artık ayağa kalkıyorum diye davrandığımdaysa, "Dur daha yetmez, yetmedi beter ol, daha göreceklerin var, öğrenmen gerekeni öğren!" diyen sevgili evren...Sağolsun..
Sonunda bunalımın dibinin de dibine vurdum. Çıkmaya gayret gösterecek, direnecek gücüm yok. Tamam dedim, kabullendim; bittim. Her an canı acır mı insanın, nefes alırken, göğsü titrer mi? Olur tabi ki olur, tek yaşayan ben değilim, ilk değilim, son hiç değilim. Geçecek elbet..Amiyane tabirle; geçirerek geçse de geçecek..Hayatın mutlu ve aydınlık yakasını seçmiş bir insanım ben, kalamam karanlık yakalarda uzun zaman.
Bir süre izin verdim yine de kendime karanlığı yaşamaya. Yaşamalı ki tükensin. Aşklar gibi, tüketmek için kurulmuş aşklar gibi.
Böyle zamanlarda bunalımlı şarkılar iyi gelmez, mutlu şeyler dinlemeli diye kendime eziyet edermişim meğer hep. Adı bile bunalım olan, sözleri, müziğiyle damardan bunalım olan şarkıyı defalarca dinleyince anladım. Acıdan kurtulmanın yöntemini keşfettim kendimce. Şarkıyı dinlemeye başladığımda gözyaşları vardı, sözler yarama tam doğru noktadan basıyordu, can acısı alabildiğine yoğundu. Aralıksız 15 kez falan dinleyince, birden herşey kayboldu. Fiziksel acı ya da ağrı gibi..hani o kadar artar ki, artık uyuşur, hissedemezsin. Acıdan bağımsız, yabancılaşmış bir hal alırsın. Öyle oldum ben de birden. Acının dışına çıktım, yabancılaştım kendi acıma, başkasınınkine nasıl içselleştirmeden bakıyorsam, kendime de öyle baktım. Ve acı yokoldu. Aradım, nasıl kaybolabilir ki dedim..ama yoktu işte...Sonunda uzaklaşmıştım, dibin dibinden. Kuyunun dibine vurup, ağzım burnum kırık halde yukarı doğru ivmeyi alabilmiştim.
Arabesk belki burda faydalı birşeydir. Benim dinlediğim şarkı, bir rock şarkısıydı, ama bir Küçük Emrah şarkısı o halime iyi gelse ona bile kabuldum. Neden olmasın ki; bunalım zaten yeterince boktan birşey, boktan bir şarkının panzehir olması gayet anlaşılabilir.
Bence insan böyle zamanlarda kendine izin vermeli. Kendine en yakıştıramadığı şeyleri yapıp, hiç dinlemediği müziklere fırsat vermeli, eski Türk filmleri izlemeli hatta, "Naayır,Nolamaz,Nalan" lı. Orada geçen arabesk bir cümledir belki cankurtaran.
Acı bitti artık..En azından yoğunluğu bitti..bunalımdan çıkış süreci başladı.
Görülmesi gerekeni görüp, duyulması gerekeni duydum..Öğrenmem gerekenin ne olduğunu da öğrendim. Dersimi de aldım. Büyük konuşmaktan çok korkarım, başıma gelir diye. Ancak hayatta sadece tek bir şey için "ASLA VE KAT'A" diyorum artık. Daha önce de bir daha "ASLA" demiştim, yetmemiş. Ona bir de "KAT'A" ekliyorum....Bir daha "ASLA VE KAT'A"...
Senem
01.12.2011
Şu Merkür'ün geri gidişlerinden nasibini benim kadar çok alan var mıdır bilmiyorum. Sanırsın orada yaşıyorum. Yılda üç kez geri gider yönetici gezegenim Merkür, her gidişi, bende en olur, en olumlu şeyleri bile tersine çevirir.
Düşünün, bu sene geri gitmeye başladığı gün; sabah kızımla kavga, kafama düşen boyum kadar ayna, ve yoldaki su dolu tek çukurun bütün suyunu üzerime sıçratıp, sonra da ağlayan kadın şoförü ağzımdan burnumdan sular akarken sakinleştirerek başladı. Kaçan vapurdan bahsetmiyorum bile. Ha bu arada bekliyor değilim o geri gidecek, beraberinde ben de diye. Hatta bu sefer tarihlerine bile bakmadım. Sonradan öğrendim, aynı güne denk geldiğini aksiliklerin.
Yaz ortasından beri kendimi bir şekilde ayakta tutmaya çalıştığım acım ise kanırtarak,canımda birşeylerin ölmesine sebep verecek kadar çoğaldı yine bu günlerde. Her görenin "nolmuş sana,iyi görünmüyorsun, zayıflamışsın iyice, ışığın sönmüş..." söylemleri ise yaraya basılan tuz. Aynaya baktığımda çizgilerim daha derin görünüyor gözüme..
Yeter artık ayağa kalkıyorum diye davrandığımdaysa, "Dur daha yetmez, yetmedi beter ol, daha göreceklerin var, öğrenmen gerekeni öğren!" diyen sevgili evren...Sağolsun..
Sonunda bunalımın dibinin de dibine vurdum. Çıkmaya gayret gösterecek, direnecek gücüm yok. Tamam dedim, kabullendim; bittim. Her an canı acır mı insanın, nefes alırken, göğsü titrer mi? Olur tabi ki olur, tek yaşayan ben değilim, ilk değilim, son hiç değilim. Geçecek elbet..Amiyane tabirle; geçirerek geçse de geçecek..Hayatın mutlu ve aydınlık yakasını seçmiş bir insanım ben, kalamam karanlık yakalarda uzun zaman.
Bir süre izin verdim yine de kendime karanlığı yaşamaya. Yaşamalı ki tükensin. Aşklar gibi, tüketmek için kurulmuş aşklar gibi.
Böyle zamanlarda bunalımlı şarkılar iyi gelmez, mutlu şeyler dinlemeli diye kendime eziyet edermişim meğer hep. Adı bile bunalım olan, sözleri, müziğiyle damardan bunalım olan şarkıyı defalarca dinleyince anladım. Acıdan kurtulmanın yöntemini keşfettim kendimce. Şarkıyı dinlemeye başladığımda gözyaşları vardı, sözler yarama tam doğru noktadan basıyordu, can acısı alabildiğine yoğundu. Aralıksız 15 kez falan dinleyince, birden herşey kayboldu. Fiziksel acı ya da ağrı gibi..hani o kadar artar ki, artık uyuşur, hissedemezsin. Acıdan bağımsız, yabancılaşmış bir hal alırsın. Öyle oldum ben de birden. Acının dışına çıktım, yabancılaştım kendi acıma, başkasınınkine nasıl içselleştirmeden bakıyorsam, kendime de öyle baktım. Ve acı yokoldu. Aradım, nasıl kaybolabilir ki dedim..ama yoktu işte...Sonunda uzaklaşmıştım, dibin dibinden. Kuyunun dibine vurup, ağzım burnum kırık halde yukarı doğru ivmeyi alabilmiştim.
Arabesk belki burda faydalı birşeydir. Benim dinlediğim şarkı, bir rock şarkısıydı, ama bir Küçük Emrah şarkısı o halime iyi gelse ona bile kabuldum. Neden olmasın ki; bunalım zaten yeterince boktan birşey, boktan bir şarkının panzehir olması gayet anlaşılabilir.
Bence insan böyle zamanlarda kendine izin vermeli. Kendine en yakıştıramadığı şeyleri yapıp, hiç dinlemediği müziklere fırsat vermeli, eski Türk filmleri izlemeli hatta, "Naayır,Nolamaz,Nalan" lı. Orada geçen arabesk bir cümledir belki cankurtaran.
Acı bitti artık..En azından yoğunluğu bitti..bunalımdan çıkış süreci başladı.
Görülmesi gerekeni görüp, duyulması gerekeni duydum..Öğrenmem gerekenin ne olduğunu da öğrendim. Dersimi de aldım. Büyük konuşmaktan çok korkarım, başıma gelir diye. Ancak hayatta sadece tek bir şey için "ASLA VE KAT'A" diyorum artık. Daha önce de bir daha "ASLA" demiştim, yetmemiş. Ona bir de "KAT'A" ekliyorum....Bir daha "ASLA VE KAT'A"...
Senem
01.12.2011
15 Kasım 2011 Salı
Karpuz
Sunay Akın demiş ya hani;" Elinden geleni yaptıktan sonra sıra ayağından geleni yapmakta,kalkıp gitmek gibi mesela"
Eh artık ben de kalkıp gidebilirim. Artık "Dur daha karpuz kesecektik" diyen yok, zaten artık karpuz da yok...
Senem
Ağustos 2011
Bodrum
Eh artık ben de kalkıp gidebilirim. Artık "Dur daha karpuz kesecektik" diyen yok, zaten artık karpuz da yok...
Senem
Ağustos 2011
Bodrum
21 Ekim 2011 Cuma
Dünyada istenmeyen bunca olayın sebebi nedir?
Jerry: Yıllardır televizyonda, bir uçak kaçırma ya terörist eylemi ya da çocuğun şiddete maruz kalması ya da toplu katliam ya da buna benzer negatif bir şeyle ilgili haberler görüyorum. Sonra da bu olayların neredeyse tüm dünyada yaşandığını öğreniyorum?
Abraham: Herhangi bir konuya gösterilen ilgi, onu güçlendirir, çünkü ilgi konunun titreşimini harekete geçirir ve Çekim Yasası aktive edilen titreşime karşılık verir.
Bir uçağı kaçırmayı planlayan insanlar bu düşünceye güç kazandırıyor olabilir, ama aynı zamanda uçağın kaçırılma fikrinden korkan insanlar da bu düşünceye güç kazandırıyor. Çünkü gösterdiğiniz ilgiyle istemediğiniz şeyleri de kendinize çekersiniz. Hiçbir olumsuz bilgiyi deneyimlerine çekmemeyi akıllarına koymuş insanlar, muhtemelen öncelikle haberleri izlemiyordur.
Bizim için açıklaması çok zor olan pek çok farklı niyet ve niyetlerin kombinasyonu vardır. Kesinlikle bu haberler bu olaylara güç kazandırır. Daha çok insan istemedikleri bir şeye odaklandığı için, istemedikleri şeyin gerçekleşmesine katkıda bulunurlar. Onların duygusal gücü, sizin dünyanızdaki olayların hepsinde büyük etki bırakır. Toplu bilinç de budur.
Çekim Yasası (Esther & Jerry Hicks)
Şu günlerde hemen herkes, teröre LANET okuyor,bunu yapanları Allah kahretsin diyor, bela okuyor ..Bugünlerde hemen herkes küfrediyor!
İnsanın canı yandığında, öfkelendiğinde ağzından sert ve kırıcı, yakıcı kelimelerin dökülmesi aslında çok doğal bir şey. Ancak insanın düşünmeyen, hayvani içgüdülerine teslim olarak gerçekleştirdiği bir eylem olduğu da su götürmez bir gerçek.
Annem çocukluğumdan beri bela okuma der bana," bela okuma, bela döner dolaşır seni bulur"...ne demek istediğini o zaman da anlamıştım, ama şimdi edindiğim spritüel ve hayati bilgilerle çok daha anlamlı bir şekilde oturtabiliyorum. Bizden çıkan enerji, bize geri döner. Her ne düşünürseniz, onu çekersiniz. Olmasını istemiyorum dediğiniz herşey er geç başınıza gelir. Bunlar benim söylemlerim değil, pek çok düşünür, yazar, bilim ve ilim adamı aynı şeyi yüzyıllardır söylüyor. Ancak şimdilerde belli bir grup bunları dikkate almaya başladı. İşte benim de içinde olduğum bu grubun, "Işığın savaşçıları"nın şu günlerde en önemli görevi bunları yılmadan tekrar tekrar hatırlatmak. İnsanları olumlu düşünmeye, olumlu davranmaya çağırmak, örnek olmak...
Geçenlerde okuduğum bir kitapta öğrendim ki, çocukluğumuzdan beri pek çok kez duyduğumuz, oyunlarımızda sarfettiğimiz sözcükler: "Abra Kadabra", " Konuşarak yaratıyorum" anlamına geliyor. Bu yüzden teröre her lanet ettiğinizde, belalarını versin dediğinizde yarattığınız gerçek; Terör, lanet ve bela!
Kelimeleri hafife almayın, ağzınızdan çıkan, zihninizde dolaşan her kelime evrende bir denklik bularak size, yani doğduğu yere geri dönecektir. Kendi hayatımızı kendi kelimelerimiz,düşüncelerimiz yaratır. Kelimelerin gücüne ve sihrine inanın.
"Dünya gerçekten daha iyi olsun istiyorsanız,şiddetten uzak bir dünyada yaşamak istiyorsanız, kendi içinizdeki şiddetten arınmaya çalışın. Her birimiz barışçıl bir yaşam sürmeyi seçersek, dünya barış dolu bir yer olur."
Amma Bhavagan (Oneness Experience / Birlik Deneyimi'nden alıntı)
Abra Kadabra:
Terörü lanetliyoruz yerine; Barış ve huzuru çağırıyoruz demeye çağıralım, bunu hatırlatalım birbirimize.
Sevgi ve ışıkla kalın
gayatrisenem
Abraham: Herhangi bir konuya gösterilen ilgi, onu güçlendirir, çünkü ilgi konunun titreşimini harekete geçirir ve Çekim Yasası aktive edilen titreşime karşılık verir.
Bir uçağı kaçırmayı planlayan insanlar bu düşünceye güç kazandırıyor olabilir, ama aynı zamanda uçağın kaçırılma fikrinden korkan insanlar da bu düşünceye güç kazandırıyor. Çünkü gösterdiğiniz ilgiyle istemediğiniz şeyleri de kendinize çekersiniz. Hiçbir olumsuz bilgiyi deneyimlerine çekmemeyi akıllarına koymuş insanlar, muhtemelen öncelikle haberleri izlemiyordur.
Bizim için açıklaması çok zor olan pek çok farklı niyet ve niyetlerin kombinasyonu vardır. Kesinlikle bu haberler bu olaylara güç kazandırır. Daha çok insan istemedikleri bir şeye odaklandığı için, istemedikleri şeyin gerçekleşmesine katkıda bulunurlar. Onların duygusal gücü, sizin dünyanızdaki olayların hepsinde büyük etki bırakır. Toplu bilinç de budur.
Çekim Yasası (Esther & Jerry Hicks)
Şu günlerde hemen herkes, teröre LANET okuyor,bunu yapanları Allah kahretsin diyor, bela okuyor ..Bugünlerde hemen herkes küfrediyor!
İnsanın canı yandığında, öfkelendiğinde ağzından sert ve kırıcı, yakıcı kelimelerin dökülmesi aslında çok doğal bir şey. Ancak insanın düşünmeyen, hayvani içgüdülerine teslim olarak gerçekleştirdiği bir eylem olduğu da su götürmez bir gerçek.
Annem çocukluğumdan beri bela okuma der bana," bela okuma, bela döner dolaşır seni bulur"...ne demek istediğini o zaman da anlamıştım, ama şimdi edindiğim spritüel ve hayati bilgilerle çok daha anlamlı bir şekilde oturtabiliyorum. Bizden çıkan enerji, bize geri döner. Her ne düşünürseniz, onu çekersiniz. Olmasını istemiyorum dediğiniz herşey er geç başınıza gelir. Bunlar benim söylemlerim değil, pek çok düşünür, yazar, bilim ve ilim adamı aynı şeyi yüzyıllardır söylüyor. Ancak şimdilerde belli bir grup bunları dikkate almaya başladı. İşte benim de içinde olduğum bu grubun, "Işığın savaşçıları"nın şu günlerde en önemli görevi bunları yılmadan tekrar tekrar hatırlatmak. İnsanları olumlu düşünmeye, olumlu davranmaya çağırmak, örnek olmak...
Geçenlerde okuduğum bir kitapta öğrendim ki, çocukluğumuzdan beri pek çok kez duyduğumuz, oyunlarımızda sarfettiğimiz sözcükler: "Abra Kadabra", " Konuşarak yaratıyorum" anlamına geliyor. Bu yüzden teröre her lanet ettiğinizde, belalarını versin dediğinizde yarattığınız gerçek; Terör, lanet ve bela!
Kelimeleri hafife almayın, ağzınızdan çıkan, zihninizde dolaşan her kelime evrende bir denklik bularak size, yani doğduğu yere geri dönecektir. Kendi hayatımızı kendi kelimelerimiz,düşüncelerimiz yaratır. Kelimelerin gücüne ve sihrine inanın.
"Dünya gerçekten daha iyi olsun istiyorsanız,şiddetten uzak bir dünyada yaşamak istiyorsanız, kendi içinizdeki şiddetten arınmaya çalışın. Her birimiz barışçıl bir yaşam sürmeyi seçersek, dünya barış dolu bir yer olur."
Amma Bhavagan (Oneness Experience / Birlik Deneyimi'nden alıntı)
Abra Kadabra:
Terörü lanetliyoruz yerine; Barış ve huzuru çağırıyoruz demeye çağıralım, bunu hatırlatalım birbirimize.
Sevgi ve ışıkla kalın
gayatrisenem
29 Eylül 2011 Perşembe
Mucize ve Yeniden doğum...
Beni dinle.Ağladığını duyuyorum.Sesin karanlığı geçip, bulutlardan süzülüp, yıldızların ışığında parlayıp,güneşin ışığında kalbimin yolunu buluyor.Kapana kısılmış bir tavşanın çığlığı, annesinin yuvasından düşmüş bir serçe,bir gölde umutsuzca çırpınan çocuk bana acı verir.Seni duyduğumu bil. Huzurlu ol. Sakin ol.Acının sebebini ve ilacını biliyorum ve sana kurtuluşunu getiriyorum.Yıllar içinde dağılan çocukluk hayallerine ağlıyorsun.Başarısızlıkla yıkılan özgüvenine ağlıyorsun..Harcanan yeteneklerine ağlıyorsun.Acıyla kendine bakıyorsun ve havuzda gördüğün aksine dehşetle sırtını dönüyorsun. Utancın kansız gözleriyle sana bakan bu insanlığın yüz karası da kim ?Tavrının asaleti, bedeninin güzelliği, zihninin açıklığı, dilinin zekası ?Kim çaldı onları ? Hırsızın kim olduğunu biliyor musun, benim gibi ? Babanın tarlasında başını çimenden yastığına koyduğunda ve bulutlar katedraline baktığında, Babil 'in tüm altınlarının bir gün senin olacağını düşünmüştün. Kitaplardan okudukça, tabletlere yazdıkça, Süleyman 'ın tüm bilgeliğinin sana geçeceğine inanmıştın.Ve mevsimler yıllara dönüşürken, kendi Cennet Bahçe 'nde yüce hükümranlığını sürdürecektin. O planları, hayalleri, umut tohumlarını içine kimin ektiğini hatırlıyor musun ?Hatırlayamazsın.Annenin rahminden çıktığın ve benim elimi yumuşak alnına dayadığım o anı hatırlayamazsın. En iyi dileklerimin senin olması için kulağına fısıldadığım sırrı hatırlayamazsın.Sırrımızı hatırlıyor musun ? Hatırlayamazsın.Geçen yıllar, anılarını yok etti, zihnini korku, şüphe, endişe,nefretle doldurdu. O canavarların barındığı yerde artık neşeli anılara yeryok.Ağlama artık. Ben seninleyim. ve bu an yaşamının dönüm noktası. Herşey, tıpkı annenin rahminde geçirdiğin zaman gibi geçip gitti. Geçmiş öldü.Bugün sen, yaşayan ölü olmaktan kurtuluyorsun.Bugün ağzımı ağzına koyuyorum, gözlerimi gözlerine, ellerimi ellerine ; ve etin sıcak yine.Bugün sana gelmeni emrediyorum. Mahşerin mezarından çıkıp yeni bir hayata başlayacaksın.Bugün senin doğum günün. Bu senin yeni doğum günün.. İlk yaşamın.Tıpkı bir tiyatro oyunu gibi, öncekiler yalnızca provaydı. Bu kez perde kalktı.Bu kez dünya izliyor ve alkışlamak için bekliyor. Bu kez kaybetmeyeceksin.Mumlarını yak. Pastanı kes. Yeniden doğdun. Kozasından çıkan bi rkelebek gibi uçacaksın.dilediğin kadar yüksekten uç. Başında benim elimi hisset.Benim bilgeliğime katıl.Doğarken duyup, unuttuğun sırrı, seninle yine paylaşmama izin ver.SEN BENİM EN BÜYÜK MUCİZEMSİN.SEN DÜNYANIN EN BÜYÜK MUCİZESİSİN.Bunlar duyduğun ilk sözcüklerdi. Sonra ağladın. Herkes ağladı. Ozaman bana inanmadın.ve bu inançsızlığını giderecek hiçbir şey olmadı, bunca yıldır. En aşağılık işleri bile beceremediğini düşünürken nasıl bir mucize olabilirsin ? En önemsiz sorumluluklarla yüklenmişken ve kendine güvenini kaybetmişken nasıl bir mucize olabilirsin ? Borç içine batmışken ve yarınki ekmeğini nasıl kazanacağını düşünerek uyuyamazken, nasıl bir mucize olabilirsin ?Yeter. Olan oldu artık. Oysa kaç peygamber, kaç bilge, kaç şair, kaç ressam, kaç besteci, kaç bilim adamı, kaç filozof ve mesih gönderdim, hepsi de ilahiliğinden, tanrısal potansiyelinden ve başarının sırlarından bahsediyorlardı. Onlara nasıl davrandın ?Hala seni seviyorum ve şu anda bu kelimelerle seninleyim. Tanrı 'nın insanların yaralarını iyileştirmek için elini ikinci kez onların üzerine koyacağını söyleyen peygamberi doğrulamak için.Elim yine üzerinde.Bu ikinci kez.Sen benim kalıntımsın.Bunu söylemeye gerek yok, bilmiyor muydun, duymamış mıydın, e nbaşında sana söylenmemiş miydi ; dünyanın yaradılışından anlamamış mıydın ?Bilmiyordun, duymamıştın, anlamamıştın.Sana özel bir eser olduğun söylenmişti ; sebepleri asil, şekil ve hareketleri etkili, hayranlık verici ve meleksi, Tanrı gibi anlayışlı.Sana toprağın tuzu olduğun söylenmişti. Sana dağları bile oynatmanın sırrı verilmişti, imkansızı başarmanın. Sen kimseye inanmadın. Mutluluk haritanı yaktın, zihninin huzurundan vazgeçtin, zafere giden kaderinin yolundaki mumları söndürdün, sonra tökezledin, kayıp ve korkmuş bir halde,kendine acımanın karanlığında, kendi yarattığın cehenneme düşene dek..Ağladın sonra. Seni düşüren talihine küfür edip, göğsüne vurdun.Kendi miskin düşüncelerinin sonuçlarını kabul etmedin, tembelliğinin ve başarısızlığının sorumluluğunu yükleyecek bir günah keçisi aradın.Hemen de buldun.Beni suçladın.Engellerinin ,başarısızlığının, fırsat bulamamanın Tanrı 'nın isteği olduğunu haykırdın.Yanılıyordun !Elimizdekilere bir bakalım. İlk önce engellerine bakalım.. Araçların olmazsa,yeni bir yaşam kurmanı nasıl isterim ?Kör müsün ? Güneşin doğup battığına şahitlik etmiyor musun ?Hayır görüyorsun. ve gözlerine yerleştirdiğim yüz milyonlarca alıcı,yaprağın büyüsünden, bir kar tanesinden, bir gölden, bir kartaldan,bir çocuktan, bir buluttan, bir yıldızdan, bir gülden, bir gökkuşağındanve aşk dolu bir bakıştan zevk almanı sağlıyor. Hayır duası et.Sağır mısın ? Bir bebek sen duymadan gülüp ağlayabilir mi ?Hayır. Duyuyorsun.kulaklarına yerleştirdiğim yirmi dört bin tel, ağaçlardakirüzgarla titreşiyor ; kayalıklardaki gelgitle, operanın haşmetiyle, bülbülünçığlığıyla, oyun oynayan çocukların cıvıltısıyla ve "seni seviyorum" sözcükleriyle. Yine şükret.Dilsiz misin ? Dudakların ileri geri oynayıp yalnızca tükürük müüretiyor ?Hayır. Konuşabiliyorsun.diğer hiçbir yaratığımın yapamadığı bir şey bu.Sözcüklerin sinirliyi sakinleştiriyor, umutsuza umut veriyor,vazgeçeni heveslendiriyor, yenilmişe destek veriyor, cahile öğretiyor.ve "seni seviyorum" diyor. Tekrar şükret.Sakat mısın ? Muhtaç vücudun yer mi işgal ediyor ?Hayır. Hareket edebiliyorsun. Sen ufak bir alana hapsolmuş rüzgar vedünya tarafından rahatsız edilen bir ağaç değilsin. Gerinebilirsin, koşup dans edip, çalışabilirsin, sana beş yüz kas, iki yüz kemik ve yedi milsinir teli verdim, hepsini ben ayarladım senin için. Yine şükret.Sevilmiyor ve sevmiyor musun ? Gece ve gündüz, yalnızlık mı sarmalıyor seni ? Hayır. Artık değil. Artık sırrını biliyorsun, sevgiyi alabilmekiçin onu karşılık beklemeden vermelisin. Kendini iyi hissetmek, tatmin olmak ya da gurur için sevmek, sevmek değildir. Sevgi karşılığı beklenmeyen bir ödüldür.Bencil olmadan sevmenin artık başlı başına bir ödül olduğunu biliyorsun.Sevgi karşılık bulmasa da kaybolmaz, verdiğin sevgi sana geri döner, kalbini temizler ve yumuşatır. Bir daha şükret. İki kere şükret !Kalbin mi zayıf ? Kanıyor mu ya da yaşamını sürdüremiyor mu ? Hayır.Kalbingüçlü. Göğsüne dokun ve ritmi hisset. Kalbin saatlerce, günlerce, gecelerce atıyor. Her sene otuz altı milyon vuruş yapıyor. Altmış bin damardan yılda altı yüz galon kan pompalıyor. İnsanoğlu asla böyle bir makine icat edemedi.Tekrar şükret.Bir cilt hastalığın mı var ? Sen yaklaşınca insanlar korkuyla kaçıyorlar mı? Hayır. Cildin temiz ve bir harika, onu yalnızca sabunlaman ve ona bakman gerekiyor. Zaman içinde tüm çelikler yıpranır, paslanır ama cildine bir şey olmaz. En güçlü metaller bile kullanıldıkça yıpranır, ama seni sardığım o tabaka yıpranmaz. Sürekli kendini yeniler, eski hücreler yerini yenilere bırakır. Tekrar şükret. Ciğerlerin mi kirli ? Yaşamın nefesi vücuduna girerken zorlanıyor mu ?Hayır. Yaşama açılan lombarların kendi yarattığın en pis ortamlarda bile sana destek oluyor ve sana yaşam veren oksijeni getirip vücudunu artık gazlardan arındırıyorlar. Bir daha şükret.Kanın zehirli mi ? Su ve cerahatle mi dolu ?Hayır. Kanının içinde yirmi iki trilyon kan hücresi, her hücrede milyonlarca molekül ve her molekülün içinde, her saniyede on milyon defadan fazla titreşen bir atom var. Her saniye iki milyon kan hücren ölüyor,yerine iki milyon yeni hücre geliyor ve bu doğduğun günden beri oluyor. Her zaman içinde olan, şimdi dışında da oluyor. Bir kez daha şükret.Aklını kullanamıyor musun ? Artık kendi kendine düşünemiyor musun ?Hayır.Beynin evrendeki en karmaşık yapı. Biliyorum. İçinde on üç milyar sinir hücresi var, dünyadaki insan sayısından çok daha fazla.. Her gördüğünü, her sesi, her tadı, her kokuyu, her hareketini doğduğundan beri dosyalıyor.Hücrelerinin içine, bin milyar protein molekülü yerleştirdim.Yaşamındaki her olay yalnızca hatırlanmayı bekliyor orada. Ve beynine vücudunun kontrolünde yardımcı olsunlar diye, vücuduna dört milyon acı hissini sağlayan yapı, beş yüz bin dokunma detektörü ve iki yüz binden fazlaısı detektörü koydum. Hiçbir devletin altını senden daha iyi korunmuyor.Hiçbir antik harika senden daha yüce değil.Sen benim en iyi eserimsin.İçinde, dünyanın en büyük şehirlerini yok edebilecek ve yeniden kurabilecek güçte atom enerjisi var.Fakir misin ? Cüzdanında hiç altın ya da gümüş yok mu ? Hayır. Sen zenginsin. Şimdi servetini birlikte daha iyi hesapladık.Listedekileri tekrar say ve iyice öğren.Neden kendine ihanet ettin ? Neden tüm hayır dualarının elinden alındığını düşünüp de ağlıyorsun ? Neden güçsüz olduğuna ve hayatını değiştiremeyeceğine inanarak kendini aldatıyorsun ? Yeteneğin,duyuların, zekan, zevklerin, içgüdülerin, hislerin ve onurun yok mu? Umudun yokmu ?Neden gölgelerde sürünüyorsun, cehennemin rutubetine çağrılmayı bekleyen yenik bir dev gibi ?Çok şeyin var. Hayır duaların bardağından taşıyor. Onları sana öylebir cömertlik ve sıklıkla verdim ki lüks içinde şımarmış bir çocukgibisin, onların farkında değilsin.Cevap ver bana.Kendine cevap ver.Yaşlı, hasta, sakat, muhtaç ama zengin bir adam, senin hafife aldığın o kutsallığa sahip olabilmek için, kasasındaki tüm altını verirdi.O halde, mutluluk ve başarının ilk sırrını öğren.. Bu senin hazinen,bugünden başlayarak yeni ve daha iyi bir gelecek kurmana yarayacak araç gereç.O yüzden şimdi sana diyorum ki şükretmen gerekenleri gör ve şimdiden benimen büyük eserim olduğunu bil. Bu yaşayan bir ölü olmaktan kurtulmanı ve dünyanın en büyük mucizesini gerçekleştirmeni sağlayacak ilk kural.Yoksulluk içinde öğrendiğin derslere şükret. Çünkü az şeyi olan,fakir değildir ; yalnızca çok isteyen fakirdir. Gerçek güvenlik insanın sahip olduklarında değil, sahip olmadıklarındadır. Başarısızlığına sebep olan engellerin nerede ? Onlar yalnızca senin zihnindeler.Şükretmen gerekenleri gör.İkinci kural da birinciye benziyor. Nadideliğini ilan et !Kendini ufak tefek şeylerle uğraşmaya mahkum ettin ve orada başarısızlığını affedemeyerek, kendi nefretinle kendini yok ederek, kendini cezalandırarak,kendine karşı ve başkalarına karşı işlediğin suçlardan iğrenerek öylece yatıyorsun.Şaşkın değil misin ?Sen kendini affedemezken, benim seni nasıl olup da affettiğimi,günahlarını ve acınacak halini nasıl bağışladığımı anlayamıyorsun. Şimdi sana üçneden sayıyorum. Bana ihtiyacın var. Sen sıradanlığın gri yığını içinde,yok oluşa doğru giden bir hayvan sürüsü değilsin. Ve sen bir nadidesin !Rembrandt 'ın bir resmini, Degas 'ın bronz bir heykelini, Stradivarius 'unbir kemanını ya da Shakespeare 'in bir oyununu düşün. Bu kadardeğerli olmalarının iki nedeni var. Onların yaratıcıları ustalardır ve sayıları azdır. Ayrıca onların bir eşine rastlamak mümkündür.Bu yüzden sen dünya üzerindeki en değerli hazinesin, çünkü seni kimin yarattığını biliyorsun ve sen yalnızca bir tanesin. Dünya kurulduğundan beri, senin tıpatıp aynın bir kişi daha olmamıştır.. Dünyanın sonu gelene kadar da asla, senden bir tane daha olmayacaktır.Özelliğinin ve tekliğinin hiçbir zaman farkına varmadın. Yine de dünyadaki en nadide varlıksın.Yüce aşk anında babandan sayısız aşk tohumu aktı, dört yüz milyondan fazla.Hepsi, annenin içinde yüzerken öldü. Bir tanesi hariç ! Sen.Annenin sevgi dolu sıcaklığında yaşadın, diğer yarını, annenden tek bir hücre, iki milyon tanesi ancak bir meşe palamudunu dolduracak kadar ufak bir hücre arayarak.Yine de sen tüm imkansızlıklara rağmen o karanlık ve felaket okyanusunda yaşadın, o ölümsüz hücreyi buldun, onunla birleştin ve yeni bir yaşama başladın. Senin yaşamına.Sen geldin, her çocuk gibi, henüz insandan umudumu kesmediğim mesajını getirdin. İki hücre bir mucizede birleşti. İkisinde de yirmi üç kromozom ve her kromozomda yüzlerce gen olan, her biri gözlerinin renginden,davranışlarına, beyninin ölçüsüne kadar senin özelliklerini taşıyan iki hücre.Tek buyruğumla, babanın dört yüz milyon sperminden biriyle, annenin ve babanın kromozomlarındaki yüzlerce genden birini birleştirip, her biri diğerinden farklı, üç yüz bin milyar insan yaratabilirdim.Ama kimi yarattım ?Seni ! Tek bir tür. En nadide. Paha biçilmez bir hazine. Zihni, konuşması,görünüşü, hareketleri, davranışları yaşamış, yaşayan ve yaşayacak hiçkimseye benzemeyen.Bir kralın hazinesine bedelken, kendini niye kuruşla ölçüyorsun ?Seni aşağılayanları neden dinledin ? Daha da kötüsü onlara neden inandın.Artık nadideliğini karanlıkta saklama. Onu göster. Dünyaya göster.Kardeşinin yürüdüğü gibi yürümeye, liderinin konuştuğu gibi konuşmaya,vasatların çalıştığı gibi çalışmaya çalışma. Bir başkasının yaptığını yapma.Asla taklit etme. Şeytanı taklit eden örneği aşar, iyiyi taklit eden yetersiz kalır. Kimseyi taklit etme. Kendin ol. Nadideliğini dünyaya göster ve onlar seni altınla yıkasınlar. İşte bu da ikinci kuraldır.Hiçbir engelin yok. Sen sıradan değilsin. Kendini aldattığını kabul et.Sıradaki şikayetin ne ? Hiç mi fırsat çıkmıyor önüne ?Öğüdümü dinle. Hepsi geçecek, çünkü sana her türlü işte, başarının kuralını veriyorum. Yüzyıllarca önce bu kural atalarına bir dağın tepesinde verilmişti. Bazıları kurala uydu ve yaşamları mutluluğun meyveleriyle,başarıyla, altınla ve huzurla doldu. Çoğu dinlemedi, büyülü yollara başvurdular, garip yollara girdiler, ya da yaşamın zenginliklerine kavuşmak için şans denen şeytanı beklediler. Ümitsizce beklediler. tıpkı senin gibi, sonra ağladılar, senin ağladığın gibi, şanssızlıklarını bana bağlayarak.Kural basit. Genç ya da yaşlı, dilenci ya da kral, siyah ya da beyaz,erkek ya da dişi. hepsi sırrı kendi yararlarına kullanabilirler. Başarının tüm o kuralları, sözleri, yazıları içinde yalnızca bir metot hiç başarısız olmamıştır. Onunla bir mil gitmek için çaba gösteren, iki mil gider.Bu, üçüncü kural. bu zenginlikler yaratan ve rüyalarından bile daha öteye giden bir sır. Bir mil daha git !Başarının tek yolu, senden beklenenden daha iyisini yapmaktır, işinne olursa olsun. Bu, dünya kurulduğundan beri her başarılı insanın yaptığı şeydir. Kendini sıradanlaşmaya mahkum etmenin yolu, yalnızca karşılığını aldığın kadarını yapmaktır.Eğer aldığın gümüşten fazlasını vermişsen, aldatıldığını düşünme.Verdiğin güzelliklerin bir terazisi vardır ; eğer bugün karşılığını almazsan,yarın mutlaka on katını alırsın. Sıradanlık bir mil bile gitmez, neden kendimi aldatayım diye düşünür. Ama sen sıradan değilsin. Bir mil daha ilerlemek kendi rızanla elde edeceğin bir ayrıcalıktır. Yapamazsın, onu engellememelisin. Eğer bırakırsan, diğerleri kadarıyla yetinirsen,başarısızlığının tek suçlusu sen olursun. Sebep ve sonuç, araç ve hedef, tohum ve meyve, bunlar ayrılamaz. Sonuç sebepten doğar ; hedef,araçların içinde vardır ve meyve her zaman tohumundadır.Bir mil daha git.Takdir bilmeyen biri için çalıştığını düşünüp kendine dert etme. Ona daha fazla hizmet et. Ve onun yerine bırak alacaklı olduğun ben olayım. Ozaman bileceksin ki her dakika her verdiğin ekstra hizmet benim tarafımdan karşılığını bulacaktır.Ödülün zamanında gelmeyecek diye endişelenme. Ödeme ne kadar gecikirse, senin için o kadar daha iyi.Başarıyı çağıramazsın, ancak onu hak edersin , ve artık onun az bulunan ödülünü almanın sırrını biliyorsun. Bir mil daha git.Sen benim en büyük mucizemsin.Sen dünyanın en büyük mucizesisin.Başarı ve mutluluğun üç kuralı var.Şükretmen gerekenleri gör ! Nadideliğini ilan et ! Bir mil daha git !Sabırlı ol. Bunlar göz açıp kapayıncaya kadar olmaz. Zorluklarla kazandıkların elinde daha uzun süre kalır.Yeni hayatına başlarken korkma. Her soylu başarı, risklerini de beraberinde taşır. Birini kazanmaktan korkan, daha fazlasını hiç kazanamaz. Artık bir mucize olduğunu biliyorsun, ve mucizede korku olmaz.Gururlan. Sen dikkatsiz bir yaratıcının bir laboratuardaki deneyinin ürünü değilsin. Anlayamadığın güçlerin esiri değilsin. Sen yalnızca benim gücümün özgür bir dışa vurumunun, yalnızca benim sevgimin ürünüsün. Sen bir amaçla yapıldın. Elimi hisset. Sözlerimi duy.Bana ihtiyacın var. ve benim de sana.Yeniden inşa edeceğimiz bir dünyamız var. Bunun için bir mucize gerekiyorsa bundan bize ne? Her ikimiz de mucizeyiz ve şimdi birbirimize sahibiz.Seni dev bir dalgadan alıp, çaresizce kumlara çarptığım günden beri sana olan inancımı hiç kaybetmedim. Zamanı ölçmeye kalkarsan, bu beş yüzmilyon yıl önceydi. Otuz bin yıl önce kusursuzluğa ulaşana dek, bir çok model, şekil, ölçü denedim. Bunca yıldır seni düzeltmek için hiç çaba sarf etmedim.Bir mucize nasıl düzeltilebilir ki? Sen bir mücevherdin ve ben de memnun olmuştum. Sana bu dünyayı ve hakimiyetini verdim. Sonra tam potansiyeline ulaşman için, bir kez daha sana elimi verdim, evrendeki hiçbir yaratığa bahşedilmeyen güçler verdim.Sana düşünme gücü verdim.Sana sevme gücü verdim.Sana seçme gücü verdim.Sana gülme gücü verdim.Sana hayal etme gücü verdim.Sana yaratma gücü verdim.Sana plan yapma gücü verdim.Sana konuşma gücü verdim.Sana dua etme gücü verdim.Seninle sınırsız bir gurur duyuyorum. Sen benim son eserimsin, benim en büyük mucizemsin. Tam bir yaşayan varlık. Her iklime, her güçlüğe, her zorlamaya uyum sağlayabilen. Benden yardım beklemeden kendi kaderiyle başa çıkabilen. Kendisi ve insanlık için en iyiyi, içgüdüleriyle değil düşünceyle gösterebilen.Böylece, başarı ve mutluluğun dördüncü kuralına geldik ; hiçbir meleğime vermediğim bir güç bu.Sana seçme gücü verdim.Bu armağanla seni meleklerimden de üst seviyeye koydum ; çünkü meleklerin günahı seçme hakları yoktur. Sana kaderinin tüm kontrolünü verdim.Kendi özgür iradenle kendi yaradılışının doğasını belirlemene izin verdim.Ne cennete ne de dünyaya ait olmak zorundasın, kendini istediğin şekle sokmakta özgürsün. En düşük yaşam biçimini benimsemekte özgürsün, ya da ruhunun değerlendirmesiyle, en yüce formda yeniden doğabilirsin ki onlar ilahidir.Senin yüce gücünü, seçme gücünü elinden almadım hiç. Bu inanılmaz güçle ne yaptın ? Kendine bak. Yaşamında yaptığın seçimleri düşün ve hatırla, şimdi o acı anları yaşamamak için bir şansın daha olsaydı, dizlerinin üzerine çökerdin.Geçmiş geçmiştir. Şimdi dördüncü büyük kuralı biliyorsun, mutluluk ve başarının dördüncü kuralını. Seçme gücünü akıllıca kullan.Sevmeyi seç.nefreti değil.Gülmeyi seç.ağlamayı değil.Yaratmayı seç.yok etmeyi değil.Azmi seç.vazgeçmeyi değil.Yüceltmeyi seç.dedikoduyu değil.İyileştirmeyi seç.yaralamayı değil.Vermeyi seç.ertelemeyi değil.Büyümeyi seç.bozulmayı değil.Dua etmeyi seç.küfretmeyi değil.Yaşamayı seç.ölmeyi değil.Artık şanssızlıklarının benim isteğime bağlı olmadığını biliyorsun,tüm güç senin içindeydi ve seni insanlıktan çıkaran davranışların ve düşüncelerin senin yaptıklarının sonucuydu, benim yaptıklarımın değil. Senin küçük doğan için benim güç armağanlarım çok fazlaydı. Artık büyüdün, akıllandın ve toprağın meyveleri senin olacak.Sen harikalıklarla dolusun. Potansiyelinin sınırı yok.Yarattıklarımın içinde senden başka kim ateşi buldu ? Kim yerçekimi kanununu keşfetti, gökyüzünü delip geçti, hastalıklara şifa buldu?Bir daha asla kendini aşağılama.Hiç bir zaman yaşamın kırıntılarıyla yetinme.Bugünden itibaren asla yeteneklerini gizleme.Bugünden zevk al.ve yarından, yarınlardan.Sen dünyanın en büyük mucizesini gerçekleştirdin.Sen yaşayan bir ölü olmaktan kurtuldun.Artık asla kendine acımayacaksın ve her yeni gün senin için başarı ve neşe olacak.Sen yeniden doğdun.Daha önce olduğu gibi, başarısızlık ve mutsuzluğuya da başarı ve mutluluğu seçebilirsin. Seçim senin. Seçim tamamen senin.Ben ancak, önceki gibi, izleyebilirim.gururla.ya da acıyla.O halde, mutluluk ve başarının dört kuralını anımsa.Şükretmen gerekenleri gör.Nadideliğini ilan et.Bir mil daha git.Seçme gücünü akıllıca kullan.Diğer dördünü gerçekleştirebilmek için, bir şey daha yap. Her şeyisevgiyle yap.kendini severek, başkalarını severek ve beni severek.Gözyaşlarını sil. Uzanıp elimi tut ve dik dur.Bugün sana şu bildirildi ;Sen Dünyanın En Büyük Mucizesisin!!
Alıntı
Alıntı
28 Eylül 2011 Çarşamba
Şimdi...
Herşey geçiyor zamanla. Herşey unutuluyor, düzeliyor.
Geçmeyen, unutulmayan tek şey; sevgi! Geçti,bitti sanıyorsun, oysa içinde, dönüşmüş olarak duruyor işte orada.
Tam bir hafta önce bugün bu saatlerde ayaklı cenazeye dönmüştüm. Sahilde gördüğüm manzaraya kendi kendime yaptığım yorum karşısında şok olmuş, gerçekten yıkılmıştım. Gün boyu ve sonrasındaki bir kaç gün devam etti bu yıkık ve kırık dökük halet-i ruhiye.
Şimdi iyiyim. Öfke çoktan kayboldu. Kırgınlık yerini anlayışa bıraktı. Terkedilmişlik, kabullenmeye ve kabullenme de yerini güvene bıraktı. Bunda bir haftadır üzerinde çalıştığım kök çakranın sağlıklı bir çözülme yaşaması da etken elbette.
Geleni de, gideni de olanı da, olmayanı da kabullenme duygusunun getirdiği huzur ve güvenin tadını çıkarıyorum şimdi.
İçimde varolan sevgiyi; bir sebep, bir sonuç, bir karşılık beklemeden yaşatıp, yansıtarak çoğaltıyorum şimdi.
O'nunla 'BİR' olmanın getirdiği güzellikten önce, kendimle ve evrenle 'BİR' olmanın hafifliği, huzur ve güvenini yaşıyorum şimdi.
Herşeye rağmen hayata devam edebiliyor olmanın hissettirdiği gücü ve coşkuyu yaşıyorum şimdi.
Herşeye yeniden, sıfırdan başlayabilecek olmanın getirdiği heyecanı hissediyorum şimdi.
Hiçbir kırgınlık, öfke olmaksızın, O'nu düşündüğümde kalbimden taşan sevgiyi, coşkuyu, güveni hissediyorum şimdi yeniden.
En başından beri içimde varolan sezginin yeniden ayağa kalkıp güçlenmesinin keyfini sürüyorum şimdi.
Varolduğunu ve yanıyor, aydınlatıyor olduğunu bildiğim o 'IŞIK' ın iş başında olduğunu biliyor ve ben unutsam bile evrenin bana o 'IŞIK' ı hatırlatmak için her fırsatı kolladığını görüyor olmanın coşku ve neşesini hissediyorum şimdi.
'IŞIK' dediğim anda üzerimde parlayan ve beni ısıtan güneş gibi sürprizlerin farkındalığı ve keyfini sürüyorum şimdi.
Gelse de gelmese de O'nu daha açık ve güzel seviyor olmanın gücünü ve güvenini yaşıyorum şimdi.
Ne istediğim ve ne istemediğimi daha net biliyor ve bunu kimseyi kırma ya da daha az sevilme korkusu olmaksızın ifade edebilmenin getirdiği özgürlüğü ve gücü hissediyorum şimdi.
Kişilerin zamanı dolduysa hayatımdan gidebileceğini, sevgiminse hiç bir yere gitmiyor olduğunu biliyor ve kabul ediyorum şimdi.
Bütün bunları içimde, özümde hep bilerek taşıdığımı, yine de zaman zaman unuttuğumu kabul ediyor ve gözümün önünden, fikrimin içinden ve kalbimin sesinden ayırmıyorum şimdi.
Ve aldığım her nefeste yaşadığım, gördüğüm her şey ve herkes için sonsuz şükran duyuyorum.
Sonsuz teşekkür, sevgi ve affetmeyle...
GayatriSenem
28 Eylül 2011
Not: Bu bir 'Veda' değil...bu bir 'MERHABA !'
Geçmeyen, unutulmayan tek şey; sevgi! Geçti,bitti sanıyorsun, oysa içinde, dönüşmüş olarak duruyor işte orada.
Tam bir hafta önce bugün bu saatlerde ayaklı cenazeye dönmüştüm. Sahilde gördüğüm manzaraya kendi kendime yaptığım yorum karşısında şok olmuş, gerçekten yıkılmıştım. Gün boyu ve sonrasındaki bir kaç gün devam etti bu yıkık ve kırık dökük halet-i ruhiye.
Şimdi iyiyim. Öfke çoktan kayboldu. Kırgınlık yerini anlayışa bıraktı. Terkedilmişlik, kabullenmeye ve kabullenme de yerini güvene bıraktı. Bunda bir haftadır üzerinde çalıştığım kök çakranın sağlıklı bir çözülme yaşaması da etken elbette.
Geleni de, gideni de olanı da, olmayanı da kabullenme duygusunun getirdiği huzur ve güvenin tadını çıkarıyorum şimdi.
İçimde varolan sevgiyi; bir sebep, bir sonuç, bir karşılık beklemeden yaşatıp, yansıtarak çoğaltıyorum şimdi.
O'nunla 'BİR' olmanın getirdiği güzellikten önce, kendimle ve evrenle 'BİR' olmanın hafifliği, huzur ve güvenini yaşıyorum şimdi.
Herşeye rağmen hayata devam edebiliyor olmanın hissettirdiği gücü ve coşkuyu yaşıyorum şimdi.
Herşeye yeniden, sıfırdan başlayabilecek olmanın getirdiği heyecanı hissediyorum şimdi.
Hiçbir kırgınlık, öfke olmaksızın, O'nu düşündüğümde kalbimden taşan sevgiyi, coşkuyu, güveni hissediyorum şimdi yeniden.
En başından beri içimde varolan sezginin yeniden ayağa kalkıp güçlenmesinin keyfini sürüyorum şimdi.
Varolduğunu ve yanıyor, aydınlatıyor olduğunu bildiğim o 'IŞIK' ın iş başında olduğunu biliyor ve ben unutsam bile evrenin bana o 'IŞIK' ı hatırlatmak için her fırsatı kolladığını görüyor olmanın coşku ve neşesini hissediyorum şimdi.
'IŞIK' dediğim anda üzerimde parlayan ve beni ısıtan güneş gibi sürprizlerin farkındalığı ve keyfini sürüyorum şimdi.
Gelse de gelmese de O'nu daha açık ve güzel seviyor olmanın gücünü ve güvenini yaşıyorum şimdi.
Ne istediğim ve ne istemediğimi daha net biliyor ve bunu kimseyi kırma ya da daha az sevilme korkusu olmaksızın ifade edebilmenin getirdiği özgürlüğü ve gücü hissediyorum şimdi.
Kişilerin zamanı dolduysa hayatımdan gidebileceğini, sevgiminse hiç bir yere gitmiyor olduğunu biliyor ve kabul ediyorum şimdi.
Bütün bunları içimde, özümde hep bilerek taşıdığımı, yine de zaman zaman unuttuğumu kabul ediyor ve gözümün önünden, fikrimin içinden ve kalbimin sesinden ayırmıyorum şimdi.
Ve aldığım her nefeste yaşadığım, gördüğüm her şey ve herkes için sonsuz şükran duyuyorum.
Sonsuz teşekkür, sevgi ve affetmeyle...
GayatriSenem
28 Eylül 2011
Not: Bu bir 'Veda' değil...bu bir 'MERHABA !'
25 Eylül 2011 Pazar
içimdeki sen, dışımdaki ben
Hani bazen bir cümle vardır, hayatınızda kilitli,kapalı kalmış bir yerleri açar. Bir yaraya merhem oluverir birden,hiç de beklemediğiniz bir anda üstelik. Bir film seyrederken duyarsınız o cümleyi, ya da ilgisiz bir kitaptaki satırlara saklanmıştır, okursunuz. Sokakta yanından geçtiğiniz insanın dudaklarından dökülür, yakalar kulaklarınız. Arkadaşınızla başka bir konuda sohbet ederken, kendiniz ona söylerken yakalarsınız kendinizi.Olmuştur değil mi? Hemen herkesin bir kaç kez gelmiştir başına.
Bana genellikle film ve kitaplar aracılığıyla gelir o cümleler. Bir film alırım bekletirim onu izlemeyi nedensiz. Sonra bir gün hadi izleyim bugün derim, film başlar; 14 Şubat'ta geçmektedir, ve o gün tarihlerden14 Şubatt'ır mesela. Ya da bir konu takılır aklıma, elime ilgisiz bir kitap geçer, ilk açtığım sayfada aradığım cevabı okurum. O yüzden hayatı sadece gözlerimi dört açarak değil, bütün duyu ve algılarım daima hazır vaziyette yaşamaya çalışırım.
İşte hazır vaziyette en sevdiğim dizilerden birinin karşısına oturmuşken yine öyle bir cümle geçti ekrandan, beni ekrana ve o sıralarda hayatımda olanlara mıhlayan.
Yakışıklı erkek karakter (gerçekten yakışıklı) bir doktordur. Yine aynı klinikte psikolog olan karısıyla bebeklerini büyütmektedirler. O bölümde yakışıklı doktorumuzun annesi,ağır hasta olarak kendisinden habersiz hastaneye gelir. Anne uzun yıllardır hapistedir ve yakışıklının abisinin yaptığı bir ilaç yüzünden hastaneye sevk edilmiştir.Yakışıklı ,anneyle bütün ilişkisini kesmiş, adeta anneden nefret etmektedir. Buna rağmen hastası olduğu için bütün bakımını, tedavisini üstlenmek zorundadır. Karısı ise anneyi affetmesi ve torunuyla tanıştırması için yakışıklıyı ikna etmeye çalışır, ancak bu konuda konuşmaya,tartışmaya bile yanaşmaz bizim yakışıklı. Annenin sayılı saatleri kaldığını farkettiğinde torunu alır ve annenin odasına gider. Ve işte o can alıcı cümle geliyor. Anneye der ki; "Kötü bir anne olduğun için hep kendimi suçladım. Sen içki içip, eve her başka bir adamla gelişinde, daha iyi bir evlat olmalıyım diye düşündüm. Eğer ben iyi bir evlat olursam sen de evde kalır, sokaklarda, barlarda vakit geçirmezdin. Oysa ben ne yaparsam yapayım sen değişmedin. Bu yüzden kendimi suçlu ve yetersiz hissetmeme neden olduğun için sana hep kızdım, senden nefret ettim."
Bu cümle çok önemli bir cümle. İlla hayatınızda nefret ettiğiniz bir ebeveyniniz var diye değil. Kızdığınız, nefret ettiğiniz kim varsa özünde,derininde kızdığınız kendiniz olduğu için.Suçladığınız her kişi, her olay sizdeki bir yara, bir açık,bir zaaf olduğu için. Ve bunu farketmek bir yana, kabul etmek belki de hayatınızda en zorlanacağınız şey olduğu için. Kabul ettikten sonra gelen huzur ve özgürlük duygusunu bilseniz bir saniye bile durmaz, konuyu çözmek istersiniz. Ancak elbette tüm yaraların iyileşme sürecinde olduğu gibi bu farketme ve kabullenme de acı ve zor bir süreçtir. Pek çok şey çıkar ortaya, unuttuğunuz anılar canlanır yeniden deşer yüreğinizi. Öfke, gözyaşı, sevgi, nefret ne kadar duygu varsa bir yanardağdan fırlayan lavlar gibi gelir etrafınıza,kucağınıza saçılır. Ama işte o çok sevdiğimiz elmas, ametist, aquamarin gibi değerli taşlar da bu lavlardan oluşur ;)
Mevlana'dan Carl Jung'a, Lao Tzu'dan Nietche'ye, Krishnamurti'den Freud a ruhani ya da bilimsel pek çok değerli fikir adamı hep aynı şeyi söylediler. Hepsi de farkılı cümlelerle, her olayda,karşılaştığınız her kişide kendinize bakın dediler. Yüzeyden değil, derinden..
Kabul ediyorum bazen öyle biri oluyor ki hayatınızda,onun sizin yansımanız olduğunu düşünmek bile dehşet verici oluyor ve konu hemen oracıkta çözülmeden kapatılıyor. Mu acaba? Kapanmıyor tabi, her fırsatta bir şekilde ele ayağa dolanıyor,yine karşımıza çıkıyor o konu ya da kişi. Hatta sizin içinizdeki direnç büyüdükçe o kişi hayatınızda daha çok sorun olmaya başlıyor. En kıymetli zaman işte o. Karşılıklı iyileşmek için bir fırsat. Bu fırsatları kaçırmamak gerekiyor. Çünkü affetmediğimiz, her olay ve kişi ayağımıza taktığımız birer pranga. Adım atmanızı engelleyen pranganızı çok mu seviyorsunuz gerçekten? Yoksa o çıkınca atacağınız adımlar mı sizi gerçekte korkutan? En büyük korku ayağa yapışmış olan pranganın çıkarken yaşatacağı acı belki de. Sebep ne olursa olsun sonuca değer.
Bu konulara ilk kez değinmiyorum ama sanırım bu sefer biraz farklı oldu. Neden mi? Şu sıralarda sağlıklı işlemeyen kök çakram üzerine çalışmaya başladım. Aslında geçirdiğim trafik kazasından beri orada olan fiziksel kilidi çözmek için uzun zamandır çalışıyorum, şu sıra iyice yoğunlaştım ve aynı yoğunlukta da fiziksel ve ruhsal çözülmeler yaşıyorum. Bu çözülmeler sırasında farkettim ki; en çok kin ve öfke duyduklarımız aslında en çok sevdiklerimiz. Bu yüzden o kadar kırılıyoruz. Artık "umurumda bile değil", derken ne kadar umursadığımızı ise ben keşfetmişim gibi yazmama gerek yok sanırım. Amerikayı yeniden keşfetmiş değilim tabi, kabullendim sadece daha önce görmek istemediğimi. Kırgınlığımız,öfkemiz kendimize olduğunu kabul edemediğimizden başkası üzerinden hayatımızda tuttuğumuz,aslında farkında olmadığımız ilaçlarımız,doğru kullanıldığında bizi iyileştirecek olan.
E o zaman ilaç zamanı arkadaşlar.İçinizde saklı tuttuğunuz, öfkeyi, kini, iyileştirici ilaçlara; sevgiye dönüştürme zamanı. Kabullenme zamanı, içindeki sen'le, dışındaki ben'i barıştırma zamanı...Bol şans :)
GayatriSenem
Bana genellikle film ve kitaplar aracılığıyla gelir o cümleler. Bir film alırım bekletirim onu izlemeyi nedensiz. Sonra bir gün hadi izleyim bugün derim, film başlar; 14 Şubat'ta geçmektedir, ve o gün tarihlerden14 Şubatt'ır mesela. Ya da bir konu takılır aklıma, elime ilgisiz bir kitap geçer, ilk açtığım sayfada aradığım cevabı okurum. O yüzden hayatı sadece gözlerimi dört açarak değil, bütün duyu ve algılarım daima hazır vaziyette yaşamaya çalışırım.
İşte hazır vaziyette en sevdiğim dizilerden birinin karşısına oturmuşken yine öyle bir cümle geçti ekrandan, beni ekrana ve o sıralarda hayatımda olanlara mıhlayan.
Yakışıklı erkek karakter (gerçekten yakışıklı) bir doktordur. Yine aynı klinikte psikolog olan karısıyla bebeklerini büyütmektedirler. O bölümde yakışıklı doktorumuzun annesi,ağır hasta olarak kendisinden habersiz hastaneye gelir. Anne uzun yıllardır hapistedir ve yakışıklının abisinin yaptığı bir ilaç yüzünden hastaneye sevk edilmiştir.Yakışıklı ,anneyle bütün ilişkisini kesmiş, adeta anneden nefret etmektedir. Buna rağmen hastası olduğu için bütün bakımını, tedavisini üstlenmek zorundadır. Karısı ise anneyi affetmesi ve torunuyla tanıştırması için yakışıklıyı ikna etmeye çalışır, ancak bu konuda konuşmaya,tartışmaya bile yanaşmaz bizim yakışıklı. Annenin sayılı saatleri kaldığını farkettiğinde torunu alır ve annenin odasına gider. Ve işte o can alıcı cümle geliyor. Anneye der ki; "Kötü bir anne olduğun için hep kendimi suçladım. Sen içki içip, eve her başka bir adamla gelişinde, daha iyi bir evlat olmalıyım diye düşündüm. Eğer ben iyi bir evlat olursam sen de evde kalır, sokaklarda, barlarda vakit geçirmezdin. Oysa ben ne yaparsam yapayım sen değişmedin. Bu yüzden kendimi suçlu ve yetersiz hissetmeme neden olduğun için sana hep kızdım, senden nefret ettim."
Bu cümle çok önemli bir cümle. İlla hayatınızda nefret ettiğiniz bir ebeveyniniz var diye değil. Kızdığınız, nefret ettiğiniz kim varsa özünde,derininde kızdığınız kendiniz olduğu için.Suçladığınız her kişi, her olay sizdeki bir yara, bir açık,bir zaaf olduğu için. Ve bunu farketmek bir yana, kabul etmek belki de hayatınızda en zorlanacağınız şey olduğu için. Kabul ettikten sonra gelen huzur ve özgürlük duygusunu bilseniz bir saniye bile durmaz, konuyu çözmek istersiniz. Ancak elbette tüm yaraların iyileşme sürecinde olduğu gibi bu farketme ve kabullenme de acı ve zor bir süreçtir. Pek çok şey çıkar ortaya, unuttuğunuz anılar canlanır yeniden deşer yüreğinizi. Öfke, gözyaşı, sevgi, nefret ne kadar duygu varsa bir yanardağdan fırlayan lavlar gibi gelir etrafınıza,kucağınıza saçılır. Ama işte o çok sevdiğimiz elmas, ametist, aquamarin gibi değerli taşlar da bu lavlardan oluşur ;)
Mevlana'dan Carl Jung'a, Lao Tzu'dan Nietche'ye, Krishnamurti'den Freud a ruhani ya da bilimsel pek çok değerli fikir adamı hep aynı şeyi söylediler. Hepsi de farkılı cümlelerle, her olayda,karşılaştığınız her kişide kendinize bakın dediler. Yüzeyden değil, derinden..
Kabul ediyorum bazen öyle biri oluyor ki hayatınızda,onun sizin yansımanız olduğunu düşünmek bile dehşet verici oluyor ve konu hemen oracıkta çözülmeden kapatılıyor. Mu acaba? Kapanmıyor tabi, her fırsatta bir şekilde ele ayağa dolanıyor,yine karşımıza çıkıyor o konu ya da kişi. Hatta sizin içinizdeki direnç büyüdükçe o kişi hayatınızda daha çok sorun olmaya başlıyor. En kıymetli zaman işte o. Karşılıklı iyileşmek için bir fırsat. Bu fırsatları kaçırmamak gerekiyor. Çünkü affetmediğimiz, her olay ve kişi ayağımıza taktığımız birer pranga. Adım atmanızı engelleyen pranganızı çok mu seviyorsunuz gerçekten? Yoksa o çıkınca atacağınız adımlar mı sizi gerçekte korkutan? En büyük korku ayağa yapışmış olan pranganın çıkarken yaşatacağı acı belki de. Sebep ne olursa olsun sonuca değer.
Bu konulara ilk kez değinmiyorum ama sanırım bu sefer biraz farklı oldu. Neden mi? Şu sıralarda sağlıklı işlemeyen kök çakram üzerine çalışmaya başladım. Aslında geçirdiğim trafik kazasından beri orada olan fiziksel kilidi çözmek için uzun zamandır çalışıyorum, şu sıra iyice yoğunlaştım ve aynı yoğunlukta da fiziksel ve ruhsal çözülmeler yaşıyorum. Bu çözülmeler sırasında farkettim ki; en çok kin ve öfke duyduklarımız aslında en çok sevdiklerimiz. Bu yüzden o kadar kırılıyoruz. Artık "umurumda bile değil", derken ne kadar umursadığımızı ise ben keşfetmişim gibi yazmama gerek yok sanırım. Amerikayı yeniden keşfetmiş değilim tabi, kabullendim sadece daha önce görmek istemediğimi. Kırgınlığımız,öfkemiz kendimize olduğunu kabul edemediğimizden başkası üzerinden hayatımızda tuttuğumuz,aslında farkında olmadığımız ilaçlarımız,doğru kullanıldığında bizi iyileştirecek olan.
E o zaman ilaç zamanı arkadaşlar.İçinizde saklı tuttuğunuz, öfkeyi, kini, iyileştirici ilaçlara; sevgiye dönüştürme zamanı. Kabullenme zamanı, içindeki sen'le, dışındaki ben'i barıştırma zamanı...Bol şans :)
GayatriSenem
20 Eylül 2011 Salı
Abazan Eşek
En sevdiğim temennilerden (!) biridir: Çıkmaz sokakta abazan eşekler kovalasın!
Düşünsenize, eşekler bunca yılın intikamıyla,üstelik abaza bir şekilde ağızlarından salyalar akıtarak koşuyorlar. Önde de artık kimi koymak istiyorsan o.Ve sokak çıkmaz! :)
Yalnız kovalanan kişiyi gözden çıkarmış olman gerek bu temenniyi dile getirirken.Zira bu kovalamaca sonunda artık hayretmez. Yani en azından sana bir hayrı olmaz. Erkekse yön değiştirmiş, kadınsa yol değiştirmiş olur.
Şimdi böyle yazınca komik olmaktan çıktı birden. Neyse bu zaten gerçekleşme ihtimali olmayan ironik bir betimleme, o yüzden devam edebiliriz. (kendimizi de avuttuk hemen)
Bugün yolda yürürken birden aklıma düştü bu eşekler. (hep sokakta yürürken münasebetsiz şeyler düşer zaten aklıma) Sokakta kendi kendime,millete çaktırmamaya çalışarak baya bir güldüm. Sonra da yazdım. Yani niye böyle birşey geldi aklıma,niye bu kadar güldüm, niye yazdım, hadi yazdım sonra utanmadan bir de niye paylaştım, ben kaçık mıyım, yoksa normaldim de sonradan mı böyle oldum, aman ne var canım bunda bu kadar abartacak komik işte güldük yazdık n'olmuş,sinirlerim bozulmuş işte besbelli, ya da yine uykusuz ve şoparık,abutuk günlerimden biri bugün...Hayır eşeklerin önüne katmak istediğim biri de yok ki..
Hep kişisel gelişim, hayat, memat, spiritüel yazacak değilim dimi canım? (Aman onların da ne olduğu meçhul zaten, bilmiyor muyuz, ukala dümbeleği seni!)
Sonuç olarak ben güldüm, isterseniz siz de gülün, ya da gülmeyin ne biliyim ben :)
Sevgiyle kalın :)
Senem
Düşünsenize, eşekler bunca yılın intikamıyla,üstelik abaza bir şekilde ağızlarından salyalar akıtarak koşuyorlar. Önde de artık kimi koymak istiyorsan o.Ve sokak çıkmaz! :)
Yalnız kovalanan kişiyi gözden çıkarmış olman gerek bu temenniyi dile getirirken.Zira bu kovalamaca sonunda artık hayretmez. Yani en azından sana bir hayrı olmaz. Erkekse yön değiştirmiş, kadınsa yol değiştirmiş olur.
Şimdi böyle yazınca komik olmaktan çıktı birden. Neyse bu zaten gerçekleşme ihtimali olmayan ironik bir betimleme, o yüzden devam edebiliriz. (kendimizi de avuttuk hemen)
Bugün yolda yürürken birden aklıma düştü bu eşekler. (hep sokakta yürürken münasebetsiz şeyler düşer zaten aklıma) Sokakta kendi kendime,millete çaktırmamaya çalışarak baya bir güldüm. Sonra da yazdım. Yani niye böyle birşey geldi aklıma,niye bu kadar güldüm, niye yazdım, hadi yazdım sonra utanmadan bir de niye paylaştım, ben kaçık mıyım, yoksa normaldim de sonradan mı böyle oldum, aman ne var canım bunda bu kadar abartacak komik işte güldük yazdık n'olmuş,sinirlerim bozulmuş işte besbelli, ya da yine uykusuz ve şoparık,abutuk günlerimden biri bugün...Hayır eşeklerin önüne katmak istediğim biri de yok ki..
Hep kişisel gelişim, hayat, memat, spiritüel yazacak değilim dimi canım? (Aman onların da ne olduğu meçhul zaten, bilmiyor muyuz, ukala dümbeleği seni!)
Sonuç olarak ben güldüm, isterseniz siz de gülün, ya da gülmeyin ne biliyim ben :)
Sevgiyle kalın :)
Senem
11 Eylül 2011 Pazar
iki kalp
Bu sabah MAVİ olsun istedim ya hani..MAVİ önce kalbime dolsun, ordan yansıtsın evrene içindekileri. Bundan sebep sanırım, birden o küçük kalplerin kayıp değil, şimdilik benim gözlerimden uzakta olduğunu, ancak tam istediğim ve koruduğum gibi yine yanyana ve çok güvende olduklarını farkettim birden. Bulundukları yerde birbirlerine sarılarak, yaslanarak, sımsıkı kenetlenmiş olduklarını ve bu sebepten hiç yıpranmayacaklarını farkettim. Bulunmaları gerektiğinde yeniden ortaya çıkacak ve yine yanyana, adeta birbirlerinin renk ve desenleri birbirine geçmişçesine, gözler önüne çıkarak, içindekileri etrafa yansıtacaklarını farkettim. Şu anda benden uzakta bile olsalar, yoğun enerjilerini kalbimde hissettim; MAVİ MAVİ...
Hoşuma gitti farkettiklerim..İçimde saklı olan inancım kuvvetlendi yeniden, umudum ayağa kalktı tekrar.Yüzüme mavi bir gülücük yerleşti. MAVİ oldu kalbim bugün, yansıtmaya başladı bile içindekileri. Kime ulaşır bilemem. Yine de tüm evrenin MAVİ olmasını dilerim bugün.
Sevgi ve ışık hep bizimle olsun
gayatrisenem
8 Eylül 2011 Perşembe
Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır.
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. 'Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir' diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla:
- Ekmek parası mı istiyorsun? Diye sordu.
- Ekmek parası mı istiyorsun? Diye sordu.
- Hayır, çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.
Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. 'Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu' diye düşündü.
- Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
- Oturun biraz dertleşelim bari dedi.
Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
- Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını?
- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
- Hımmmm. Aşk hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı?
Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır, benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.
Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha
değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada?
değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada?
Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikâyet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, her gün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz.
Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu?
- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar
değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
- Küçük kızı severek.
- Küçük kız mı? Hangi küçük kız?
- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.
- Nasıl yani?
- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar.
Öyle değil mi?
- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Ebru Her akşam boynuma sarılır 'babacığım beni ne kadar seviyorsun?' diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda 'Baba güzel olmuş muyum?' diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. ' Harikasın prenses gibi olmuşsun' demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona 'bebeğim' diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. 'Bebeğim bana bir çay yapar mısın?' dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
- Hiç kavga etmez misiniz siz?
- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim ka rım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen
işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.
- Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
- Yine para, yine dış sebepler. Evet, para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme.
Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.
Adam ayağa kalktı.
- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
- Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evginin yolu nu tuttu.
Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.
- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.
İnci hiç konuşmadı.
- Sorsana 'niye' diye.
İnci kızgın kızgın:
- Niye? Diye sordu.
- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi.
'bak senin sevdiğin meyveleri aldım'
Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.
- Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü.
- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
- Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.
Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü..
Kadir Ok'a teşekkürlerle
23 Ağustos 2011 Salı
hayatın bir dans...
Kimisi hayatının tüm iplerini elinde tutar..sıkı sıkı..kimseye vermez, kimseyle paylaşmaz hatta...kendi için yaşar, kendine yaşar..öyle tercih etmiştir, yaşadıkları bu noktaya getirmiştir, sonradan olmuştur, hep öyledir...sebebi ne olursa olsun...kızamazsınız, ama çok da yaklaşamazsınız.Seçimi budur.
Kimisi hayatının tüm iplerini bir başkasına vermiştir. Hiç bir şeyin sorumluluğunu almaz, kendi başına gelenler için bile başkalarını suçlar, onları sorumlu tutar. Her işini, her şeyini başkaları yapsın ister. Aldığı tavsiyelere göre hareket eder, kendi hareketlerinin sorumluluğunu alamadığından. Ve sonuç yine istediği gibi olmazsa suçlayacak biri vardır mutlaka. Çok güçsüzdür bu insanlar, güçlerini sizden alırlar. Korkularıyla yönetilirler. Kızamazsınız. Ama bir yaklaştınız mı, biraz zor uzaklaşırsınız. Seçimi budur.
Kimisi durumlara göre oynar ipleriyle. Kimi zaman yükler, kimi zaman bırakır, kimi zaman üstlenir. Durum, duygu, zaman ve mekan neyi gerektiriyorsa ona göre davranır. Öğrenmiştir insanları, durumları, zayıflıkları..Kurnazdır bu tip. Seversiniz belki duruma göre, ama güvenemezsiniz. Seçimi budur.
Kimisi ise dengelidir. Hayatının sorumluluğunu eline alır, gerektiğinde paylaşır. Başına gelenlerin neden onun başına geldiğini bilir ve kimseyi suçlamaz, kimseye yüklemez. Tavsiye almış görünse bile kendi duygularına ya da aklına göre davranır ve sonuçlarını yaşar korkusuzca. Güçlüdür bu tip, çevrenizdeyse size de güç verir. Ona hiç kızmazsınız, güvenirsiniz. Uzaklaşmak istemezsiniz. Seçimi budur.
Hayat, ritmi değişen, bazen hızlı, bazen yavaş, bazen hüzünlü, bazen coşkulu,bazen zıplatarak, bazen yerde yuvarlandıran bir dans. Partnerli ya da partnersiz hayatın ritmlerinde kendi adımlarını atmazsan, adımlarını başkalarına uydurmaya çalışır, ya da başkalarının adımlarını taklit etmeye kalkarsan, seni düşürecek, yerden kalmana da izin vermeyecek bir dans. Partnerli dans ediyorsan, gerçekten dans eder gibi, karşındakinin gözlerinin içine bakacaksın, o da sana..Birbirinizin ruhunu göreceksiniz, ritmini göreceksiniz. Bazen biri diğerine uyar, kendi adımlarını karşısındakine uyarlar. Bu geçici bir dans olmaya mahkumdur. Kişi kendi adımlarıyla dans etmelidir, bunu özler elbet. Bazen de ortak bir ritm bulabilir ve hayatla,hayatta dans edebilirsiniz. Karşılıklı teslimiyet gerektirir bu. Karşılıklı ego teslimiyle birlikte, karşılıklı sevgi ve ortak ritm olma durumu gerçekleşir. O zaman hayatın ipleri de sizden yanadır, dengeli paylaşımla gider o dans.
Birinin diğerine uyduğu dansın ritmi bir süre sonra bozulur.Hayatın ritmi değişiyor dedik, kişinin içindeki ritm değiştiyse ortaklık bozulur, tökezleme başlar, ayakların üzerine basmalar başlar. Kimi zaman can yakar bu ayak basmalar. Tüm uğraşlara rağmen yeniden kurulamıyorsa o ortak ritm, bırakmak gerekir ve tek başına dans edebilmenin ya da etmenin sorumluluğunu üstlenmek gerekir.
İşte herşey hayatının iplerini nerde ne kadar tutabildiğinle ilgili. İpi tutabileni, ya da bunu taşıyamayanı seçtiğinde. Kendin için seçimin ve kendine seçtiğin.
Hayatını buna göre yaşarsın;dengeli, uyumlu bir dansın olur ya da düşe kalka, başkalarına tutuna tutuna...
Seçim senin...
08.08.11
İstanbul / erenköy
17 Ağustos 2011 Çarşamba
Ben-ci (l) im,Mutluyum
En büyük eleştirilerden, suçlamalardan biridir; bencillik! Şimdiye kadar hep bencil olmanın çok kötü bir şey olduğu yazıldı, çizildi. Anneler çocuklarını, karılar kocalarını, çocuklar ebeveynlerini hep bencil olmakla suçladı. Nedir bu bencillik, nerde başlar nerde biter, neden bu kadar kötü bir şeydir, kişinin kendini sevip, kendine önem vermesi? Birincil önceliğinin kendisi, öz varlığı, ruhu olması gerekliliği nasıl olur da kötü bir şey olarak gösterilir? Kişinin kendinden çok bir başkasını, çok sevdiğini iddia ettiği bir başkasını önemsiyor görünmesi, kendinden kaçışın bir yolu olabilir mi? Bence tek sebebi budur zaten.
Kişinin mükemmel olması gerekliliği genetik kodlarımıza kadar işlemişken ben nasıl olur da kendimi her şeyimle görüp, kabul edip sevebilirim? Hatalar yapıyorum, günahlar işliyorum, Allah baba kızar, anne kızar, baba kızar, koca kızar, karı kızar…Ben kendime kızarım…o zaman ben, beni ikinci ya da kim bilir kaçıncı plana atarım ve başkaları için kendimi feda eder, onları önemserim; sevdiklerimi!? Ben onlar için yaşarım, onlar benim için. Kimse kendi hayatı için yaşayıp, kendi hayatının sorumluluğunu almaz. Karşılıklı sevgi! Ne güzel! Kendini sevmeden bir başkasını gerçekten, yürekten, saf ve duru bir şekilde sevmenin mümkün olmadığını artık defalarca okuduğumuza göre öğrenmiş olduğumuzu umuyorum. Sözde öğrenmekten bahsetmiyorum, özde gerçekleştirmekten bahsediyorum. Bunun da tek yolunun Bencil olmaktan geçtiğini iddia ediyorum.
Kendimizi sevmek ve önemsemek öylesine ayıp bir şey gibi işlemiş ki bilinçlerimize, bir başkası mutsuz diye kendi mutluluklarımızı erteliyor, gizli kapaklı yaşıyoruz, içten içe bir vicdan muhasebesini de ihmal etmeyerek : “O orda mutsuz, şimdi benim ne hakkım var mutlu olmaya?” Bir başkasının yükünü omuzlarımıza alıp, kendimize sahip olmadığımız ağırlıklar yüklüyoruz. Ve karşımızdakinin yükünü alınca onu rahatlattığımızı sanıyoruz. Oysa bu iyi niyetli görünen davranışla aslında karşımızdakine çok büyük bir kötülük yapmış oluyoruz. Onun hayatta taşıması, öğrenmesi, ve ruhunun gelişmesi için ihtiyacı olan o yükü (bence fırsatı) ondan alarak, onun gelişimine engel oluyoruz. “Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşenir” sözü tam da bu noktada anlamını karşılıyor bence. Pek çok kişinin yorumladığı gibi yaptığınız iyilikler değildir burada sizi cehenneme götüren. İyi niyet sandığınız bilinçsiz kötülüklerinizdir. Karşınızdakine kendi yükünü taşıma ve güçlenme fırsatı vermiyorsunuz, bunun nesi iyilik olabilir ki? Hem kendinizi, hem karşınızdakini yüklerin getirdikleriyle bağlıyorsunuz,ortak ağırlığınızla iyice dibe doğru batıyorsunuz. Kimse taşıyamayacağı bir yükle karşılaşmaz. O zaman herkesin yükünü kendine verelim, bizimkileri kendimiz sahiplenelim.
Hayatta başımıza gelen her şeyin, etkimiz yokmuş gibi görünenlerin bile, kendi sorumluluğumuz,-suç değil-, sorumluluğumuz ve yaratımımız olduğunu bilmek sahip olacağımız en büyük Özgürlük!
Şimdi burada kimse kimseye yardım etmesin, herkes sadece kendiyle ilgilensin demek istemiyorum. Benmerkezcilikle Bencilliği karıştırmayalım diyorum. Elbette birbirimize yardım edeceğiz, ancak kendimizi hiçe sayarak, kendimizi erteleyerek değil. Karşımızdakinin yüküne yardım edeceğiz, ama o yükü alıp sahiplenmeyeceğiz. Buradaki sınır sizin kalbiniz, özvarlığınıza verdiğiniz değer. Herkesinki kendine.
Düşünün ki ben bir anneyim, bir kız çocuk büyütüyorum. Ona yapacağım en büyük kötülük kendimden vazgeçip, her şeyimi erteleyip, sadece onun için yaşamak olacaktır. Daha hayatının başında ona koskocaman bir “Fedakar anne” yükü veriyorum ve sonra da onun mutlu ve özgür bir insan olmasını bekliyorum. Ben eksik olursam, mutsuz olursam, en yakınımdakini nasıl mutlu edebilirim? Bu sevgi değil, bu sahiplenme güdüsü. Alt bilincimle ona verdiğim bu yükle, bana bağımlı kalmasını garanti altına alma duygusu. Birbirine bağlı, ancak bağımlı olmayan bir ilişki biçimi geliştirmeye çalışıyorum en sevdiğimle, kızımla. Ve tüm sevdiklerimle.
Mutlu ve özgür olmanın tek şartı Ben-ci (l) olmaktır diyorum.
Ben mi? Tabi ki annesi tarafından hep bencillikle suçlanan bir çocuktum J
GayatriSenem
17-08-2011
Bodrum
5 Ağustos 2011 Cuma
"Karanlıktan korkarsan tehlikelidir, ancak onu seversen, o da seni sever." diye yazmıştı Asa Lind Kumkurdu adlı çocuk kitabında.Aklımdan çıkmadı hiç bu cümle.
Korkularımız da öyle..Onlardan korkarsak tehlikeli olur ve bizi er geç yakalarlar .Kimin gelmemiştir ki en çok korktuğu başına? Korkuya vaktinde müdahale edip yoketmek genellikle pek mümkün olmuyor, çünkü aslında içimizdeki ego denen o meymenetsiz şey,'yok yavrum ne korkusu,korkmazsın sen,peeh' diyor.Diyor da iç içi kemirirken bir bakıyorsun gerçek olarak kucağına oturuvermiş nefesini kesmiş sevgili korkun.
Asıl mesele şimdi başlıyor. iki seçeneğin var; ya 'aah işte gördün mü bak, korktuğum geldi başıma' diye tüm ıstırabı kucağında taşıyarak kendine eziyet edersin,ki ilk başta bence yapılması gereken de budur. O yükü alabildiğine alıp, yaşayıp,tüketmek. Tüketmek burada anahtar sözcük. Yıllar içinde kendime dair öğrendiğim önemli şeylerden biri, başıma bir şey gelip de,canım acıdığında bundan kaçmak yerine,acıyı dibine kadar yaşayıp, ağlayıp, bağırıp çağırıp, mümkünse bişiler kırıp, yırtıp, hatta içip içip sarhoş olup daha da höykürerek ağlayıp tükettiğimde kendimi,o baş edilmez sandığım acıyla çok daha kolay bir şekilde başettiğim olmuştur. Herkese de öyle salık veririm.Acıdan ya da korkudan kaçmak onları yoketmek şöyle dursun besleyip kocaman olmalarına yol açıyor. "Bir duyguya karşı koyacak yerde onu kovmanın en iyi yolu tümüyle onun içine girmek,onu kucaklamak ve direnciniz vasıtasıyla onu görmektir" diyor Deepak Chopra bunun için. .
Bu kendini tüketme dönemi geçtikten sonra, 2.seçeneğe geliyor sıra; acıya, yani gerçekleşen korkuna daha farklı bir gözle bakabilirsin artık.İlk soru bu neden benim başıma geldi? Cevabını bilirsin bazen,ki bu büyük şans, yolu yarıladın demektir.Bilmiyorsan kendini bir hayli deşmen, eşelemen gerek.Çocukluğundan başlaman gerek tabiri caizse.
Bildiğini ele alarak devam edelim.Yıllardır içinde taşıdığın sana eziyet etmesine izin verdiğin korkun nihayet gerçekleştiyse, bundan sonra seninle olmayacak demektir.Bu ondan tamamen kurtulman için sana verilen bir fırsat. Ona artık ayrılman gereken bir dost gibi veda etmelisin. Alıp karşına "ben şu şu sebeplerden senden korktum bunca zamandır,bu sebeplerden seni sahiplenmedim, sevmedim" demelisin.Tüm açıklığınla onunla yüzleşmelisin.Onu da anlamaya çalışmalısın, senden bir parça o, kimse onu alıp senin içine yerleştirmedi.Sen doğurdun onu.Evet duydum "ama o bana böyle yaptı da bundan ben böyle bir korkuya sahip oldum,o hayatıma girmeseydi... vb"gibi sözlerinizi hemen duydum.Ben söylemedim mi sanıyorsunuz. Hala söylemiyor muyum?
İlla hayatınıza sonradan girenler yüzünden olmaz o korkular zaten, bazen sizin seçmediğinizi sandığınız ama ruhunuzun seçtiği aileniz yüzünden de olur.Aslında çoğunlukla onlar yüzünden olur.O zaman kahrolsun beceriksiz anne-babalarımız! Oldu mu, böyle söyleyince rahatladık mı? Sizi bilmiyorum da ben söyleyince yine de olmuyor.Tam karşılamıyor bir türlü, bir yer eksik kalıyor. Benim bilincimle, özellikle de sonradan öğrendiklerimle iyice yorulan bilincimle söylediklerim ruhumu ikna etmiyor bir türlü.O zaman da çatışma yaşanıyor, benim gibi habire ruhunu deşen, bilincini alt etmeye çalışan,bunun için türlü metafizik ve spritüel yola başvuran bir nevi çatlak oluyorsunuz. Faydası oluyor işte bazen.
Korkudan kurtulmanın en önemli yollarından biri belki de en önemlisi : Affetmek! Buna sebep olduğunu düşündüğünüz kişiyi,olayı her ne ise o; affetmek. Affetmediğiniz her kişi ve olay hayat yolunda sırtınıza yüklediğiniz yeni bir yük, ayağınıza taktığınız yeni bir pranga sizi adım atmaktan alıkoyan. Geçmişte kalanı, gününüze taşımayın,kendinizi yaşamaktan alıkoymayın. Mehmet Akif Ersoy'un dediği gibi; "Geçen geçmiştir artık, An-ı müstakbelse müphemdir.Hayatından nasibin geçmekte olan demdir".
Çok dağılmadan 2.seçeneğin yaşandığı dönemi biraz daha açmak istiyorum sanırım.Şu anda o dönemde olmamın da etkisi yoktur dersem yalan olur,ki benim gibi bir spritüele hiç yakışmaz.
Başıma gelenin korkumdan kurtulmak için büyük bir fırsat olduğunu düşünüyorum şu anda.Başıma geldiği için nerdeyse sevinicem, kazada da böyle olmuştu, o da başıma geldi diye seviniyorum.İçimde taşıdığım çıktı, dışıma taştı, canımı yaktı, beni yaraladı sonunda.Dert veren Allah,dermanını da verirmiş derdim ama,anneanne ya da müftü değilim,öyle demiyeceğim.
Görünen bir yara haline geldikten sonra tedavisi kolaylaşıyor her yaranın. Görülmeyen yaralar ise ancak bizi yokettikten sonra ortaya çıkıyor. Sevinecek bir şey daha, görünen bir yara var ortada tedavi edilebilir,açıkta.Doktor da dışarda bi yerlerde değil, çok yakınında; göğüs kafesinin tam ortasında,ruhunu taşıyan kalbinde.Şimdi sana öğretilip zihnine tıkıştırılan "o doğru,bu yanlış" kavramlarını bir yana bırakıp, kalbine yönel.
Onu dinle,Onu sev,Ona inan, Ona güven.
Ben Onu gördüm, sevdim, inandım, güvendim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








