Var mı Arttıran?

23 Ağustos 2011 Salı

hayatın bir dans...


Kimisi hayatının tüm iplerini elinde tutar..sıkı sıkı..kimseye vermez, kimseyle paylaşmaz hatta...kendi için yaşar, kendine yaşar..öyle tercih etmiştir, yaşadıkları bu noktaya getirmiştir, sonradan olmuştur, hep öyledir...sebebi ne olursa olsun...kızamazsınız, ama çok da yaklaşamazsınız.Seçimi budur.
Kimisi hayatının tüm iplerini bir başkasına vermiştir. Hiç bir şeyin sorumluluğunu almaz, kendi başına gelenler için bile başkalarını suçlar, onları sorumlu tutar. Her işini, her şeyini başkaları yapsın ister.  Aldığı tavsiyelere göre hareket eder, kendi hareketlerinin sorumluluğunu alamadığından. Ve sonuç yine istediği gibi olmazsa suçlayacak biri vardır mutlaka. Çok güçsüzdür bu insanlar, güçlerini sizden alırlar. Korkularıyla yönetilirler. Kızamazsınız. Ama bir yaklaştınız mı, biraz zor uzaklaşırsınız. Seçimi budur.
Kimisi durumlara göre oynar ipleriyle. Kimi zaman yükler, kimi zaman bırakır, kimi zaman üstlenir. Durum, duygu, zaman ve mekan neyi gerektiriyorsa ona göre davranır. Öğrenmiştir insanları, durumları, zayıflıkları..Kurnazdır bu tip. Seversiniz belki duruma göre, ama güvenemezsiniz. Seçimi budur.
Kimisi ise dengelidir. Hayatının sorumluluğunu eline alır, gerektiğinde paylaşır. Başına gelenlerin neden onun başına geldiğini bilir ve kimseyi suçlamaz, kimseye yüklemez. Tavsiye almış görünse bile kendi duygularına ya da aklına göre davranır ve sonuçlarını yaşar korkusuzca. Güçlüdür bu tip, çevrenizdeyse size de güç verir. Ona hiç kızmazsınız, güvenirsiniz. Uzaklaşmak istemezsiniz. Seçimi budur.
Hayat, ritmi değişen, bazen hızlı, bazen yavaş, bazen hüzünlü, bazen coşkulu,bazen zıplatarak, bazen yerde yuvarlandıran bir dans. Partnerli ya da partnersiz hayatın ritmlerinde kendi adımlarını atmazsan, adımlarını başkalarına uydurmaya çalışır, ya da başkalarının adımlarını taklit etmeye kalkarsan, seni düşürecek, yerden kalmana da izin vermeyecek bir dans. Partnerli dans ediyorsan, gerçekten dans eder gibi, karşındakinin gözlerinin içine bakacaksın, o da sana..Birbirinizin ruhunu göreceksiniz, ritmini göreceksiniz. Bazen biri diğerine uyar, kendi adımlarını karşısındakine uyarlar. Bu geçici bir dans olmaya mahkumdur. Kişi kendi adımlarıyla dans etmelidir, bunu özler elbet. Bazen de ortak bir ritm bulabilir ve hayatla,hayatta dans edebilirsiniz. Karşılıklı teslimiyet gerektirir bu. Karşılıklı ego teslimiyle birlikte, karşılıklı sevgi ve ortak ritm olma durumu gerçekleşir. O zaman hayatın ipleri de sizden yanadır, dengeli paylaşımla gider o dans.
Birinin diğerine uyduğu dansın ritmi bir süre sonra bozulur.Hayatın ritmi değişiyor dedik, kişinin içindeki ritm değiştiyse ortaklık bozulur, tökezleme başlar, ayakların üzerine basmalar başlar. Kimi zaman can yakar bu ayak basmalar. Tüm uğraşlara rağmen yeniden kurulamıyorsa o ortak ritm, bırakmak gerekir ve tek başına dans edebilmenin ya da etmenin sorumluluğunu üstlenmek gerekir.
İşte herşey hayatının iplerini nerde ne kadar tutabildiğinle ilgili. İpi tutabileni, ya da bunu taşıyamayanı seçtiğinde. Kendin için seçimin ve kendine seçtiğin.
Hayatını buna göre yaşarsın;dengeli, uyumlu bir dansın olur ya da düşe kalka, başkalarına tutuna tutuna...
Seçim senin...

08.08.11
İstanbul / erenköy

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Ben-ci (l) im,Mutluyum

En büyük eleştirilerden, suçlamalardan biridir; bencillik! Şimdiye kadar hep bencil olmanın çok kötü bir şey olduğu yazıldı, çizildi. Anneler çocuklarını, karılar kocalarını, çocuklar ebeveynlerini hep bencil olmakla suçladı. Nedir bu bencillik, nerde başlar nerde biter, neden bu kadar kötü bir şeydir, kişinin kendini sevip, kendine önem vermesi? Birincil önceliğinin kendisi, öz varlığı, ruhu olması gerekliliği nasıl olur da kötü bir şey olarak gösterilir? Kişinin kendinden çok bir başkasını, çok sevdiğini iddia ettiği bir başkasını önemsiyor görünmesi, kendinden kaçışın bir yolu olabilir mi? Bence tek sebebi budur zaten.  
Kişinin mükemmel olması gerekliliği genetik kodlarımıza kadar işlemişken ben nasıl olur da kendimi her şeyimle görüp, kabul edip sevebilirim? Hatalar yapıyorum, günahlar işliyorum, Allah baba kızar, anne kızar, baba kızar, koca kızar, karı kızar…Ben kendime kızarım…o zaman ben, beni ikinci ya da kim bilir kaçıncı plana atarım ve başkaları için kendimi feda eder, onları önemserim; sevdiklerimi!? Ben onlar için yaşarım, onlar benim için. Kimse kendi hayatı için yaşayıp, kendi hayatının sorumluluğunu almaz. Karşılıklı sevgi! Ne güzel! Kendini sevmeden bir başkasını gerçekten, yürekten, saf ve duru bir şekilde sevmenin mümkün olmadığını artık defalarca okuduğumuza göre öğrenmiş olduğumuzu umuyorum. Sözde öğrenmekten bahsetmiyorum, özde gerçekleştirmekten bahsediyorum. Bunun da tek yolunun Bencil olmaktan geçtiğini iddia ediyorum.
Kendimizi sevmek ve önemsemek öylesine ayıp bir şey gibi işlemiş ki bilinçlerimize, bir başkası mutsuz diye kendi mutluluklarımızı erteliyor, gizli kapaklı yaşıyoruz, içten içe bir vicdan muhasebesini de ihmal etmeyerek : “O orda mutsuz, şimdi benim ne hakkım var mutlu olmaya?” Bir başkasının yükünü omuzlarımıza alıp, kendimize sahip olmadığımız ağırlıklar yüklüyoruz. Ve karşımızdakinin yükünü alınca onu rahatlattığımızı sanıyoruz. Oysa bu iyi niyetli görünen davranışla aslında karşımızdakine çok büyük bir kötülük yapmış oluyoruz. Onun hayatta taşıması, öğrenmesi, ve ruhunun gelişmesi için ihtiyacı olan o yükü (bence fırsatı) ondan alarak, onun gelişimine engel oluyoruz.  “Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşenir” sözü tam da bu noktada anlamını karşılıyor bence. Pek çok kişinin yorumladığı gibi yaptığınız iyilikler değildir burada sizi cehenneme götüren. İyi niyet sandığınız bilinçsiz kötülüklerinizdir.  Karşınızdakine kendi yükünü taşıma ve güçlenme fırsatı vermiyorsunuz,  bunun nesi iyilik olabilir ki? Hem kendinizi, hem karşınızdakini yüklerin getirdikleriyle bağlıyorsunuz,ortak ağırlığınızla iyice dibe doğru batıyorsunuz. Kimse taşıyamayacağı bir yükle karşılaşmaz. O zaman herkesin yükünü kendine verelim, bizimkileri kendimiz sahiplenelim.
Hayatta başımıza gelen her şeyin, etkimiz yokmuş gibi görünenlerin bile, kendi sorumluluğumuz,-suç değil-, sorumluluğumuz ve yaratımımız olduğunu bilmek sahip olacağımız en büyük Özgürlük!
Şimdi burada kimse kimseye yardım etmesin, herkes sadece kendiyle ilgilensin demek istemiyorum. Benmerkezcilikle Bencilliği karıştırmayalım diyorum. Elbette birbirimize yardım edeceğiz, ancak kendimizi hiçe sayarak, kendimizi erteleyerek değil.  Karşımızdakinin yüküne yardım edeceğiz, ama o yükü alıp sahiplenmeyeceğiz. Buradaki sınır sizin kalbiniz, özvarlığınıza verdiğiniz değer. Herkesinki kendine.
Düşünün ki ben bir anneyim, bir kız çocuk büyütüyorum. Ona yapacağım en büyük kötülük kendimden vazgeçip, her şeyimi erteleyip, sadece onun için yaşamak olacaktır. Daha hayatının başında ona koskocaman bir “Fedakar anne” yükü veriyorum ve sonra da onun mutlu ve özgür bir insan olmasını bekliyorum. Ben eksik olursam, mutsuz olursam, en yakınımdakini nasıl mutlu edebilirim? Bu sevgi değil, bu sahiplenme güdüsü. Alt bilincimle ona verdiğim bu yükle, bana bağımlı kalmasını garanti altına alma duygusu.  Birbirine bağlı, ancak bağımlı olmayan bir ilişki biçimi geliştirmeye çalışıyorum en sevdiğimle, kızımla. Ve tüm sevdiklerimle.
Mutlu ve özgür olmanın tek şartı Ben-ci (l) olmaktır diyorum.
Ben mi? Tabi ki annesi tarafından hep bencillikle suçlanan bir çocuktum J

GayatriSenem
17-08-2011
Bodrum

5 Ağustos 2011 Cuma

"Karanlıktan korkarsan tehlikelidir, ancak onu seversen, o da seni sever." diye yazmıştı Asa Lind Kumkurdu adlı çocuk kitabında.Aklımdan çıkmadı hiç bu cümle.
Korkularımız da öyle..Onlardan korkarsak tehlikeli olur ve bizi er geç yakalarlar .Kimin gelmemiştir ki en çok korktuğu başına?
Korkuya vaktinde müdahale edip yoketmek genellikle pek mümkün olmuyor, çünkü aslında içimizdeki ego denen o meymenetsiz şey,'yok yavrum ne korkusu,korkmazsın sen,peeh' diyor.Diyor da iç içi kemirirken bir bakıyorsun gerçek olarak kucağına oturuvermiş nefesini kesmiş sevgili korkun.
Asıl mesele şimdi başlıyor. iki seçeneğin var; ya 'aah işte gördün mü bak, korktuğum geldi başıma' diye tüm ıstırabı kucağında taşıyarak kendine eziyet edersin,ki ilk başta bence yapılması gereken de budur. O yükü alabildiğine alıp, yaşayıp,tüketmek. Tüketmek burada anahtar sözcük. Yıllar içinde kendime dair öğrendiğim önemli şeylerden biri, başıma bir şey gelip de,canım acıdığında bundan kaçmak yerine,acıyı dibine kadar yaşayıp, ağlayıp, bağırıp çağırıp, mümkünse bişiler kırıp, yırtıp, hatta içip içip sarhoş olup daha da höykürerek ağlayıp tükettiğimde kendimi,o baş edilmez sandığım acıyla çok daha kolay bir şekilde başettiğim olmuştur. Herkese de öyle salık veririm.Acıdan ya da korkudan kaçmak onları yoketmek şöyle dursun besleyip kocaman olmalarına yol açıyor. "Bir duyguya karşı koyacak yerde onu kovmanın en iyi yolu tümüyle onun içine girmek,onu kucaklamak ve direnciniz vasıtasıyla onu görmektir" diyor Deepak Chopra bunun için. .
Bu kendini tüketme dönemi geçtikten sonra, 2.seçeneğe geliyor sıra; acıya, yani gerçekleşen korkuna daha farklı bir gözle bakabilirsin artık.İlk soru bu neden benim başıma geldi? Cevabını bilirsin bazen,ki bu büyük şans, yolu yarıladın demektir.Bilmiyorsan kendini bir hayli deşmen, eşelemen gerek.Çocukluğundan başlaman gerek tabiri caizse.
Bildiğini ele alarak devam edelim.Yıllardır içinde taşıdığın sana eziyet etmesine izin verdiğin korkun nihayet gerçekleştiyse, bundan sonra seninle olmayacak demektir.Bu ondan tamamen kurtulman için sana verilen bir fırsat. Ona artık ayrılman gereken bir dost gibi veda etmelisin. Alıp karşına "ben şu şu sebeplerden senden korktum bunca zamandır,bu sebeplerden seni sahiplenmedim, sevmedim" demelisin.Tüm açıklığınla onunla yüzleşmelisin.Onu da anlamaya çalışmalısın, senden bir parça o, kimse onu alıp senin içine yerleştirmedi.Sen doğurdun onu.Evet duydum "ama o bana böyle yaptı da bundan ben böyle bir korkuya sahip oldum,o hayatıma girmeseydi... vb"gibi sözlerinizi hemen duydum.Ben söylemedim mi sanıyorsunuz. Hala söylemiyor muyum?
 İlla hayatınıza sonradan girenler yüzünden olmaz o korkular zaten, bazen sizin seçmediğinizi sandığınız ama ruhunuzun seçtiği aileniz yüzünden de olur.Aslında çoğunlukla onlar yüzünden olur.O zaman kahrolsun beceriksiz anne-babalarımız! Oldu mu, böyle söyleyince rahatladık mı? Sizi bilmiyorum da ben söyleyince yine de olmuyor.Tam karşılamıyor bir türlü, bir yer eksik kalıyor. Benim bilincimle, özellikle de sonradan öğrendiklerimle iyice yorulan bilincimle söylediklerim ruhumu ikna etmiyor bir türlü.O zaman da çatışma yaşanıyor, benim gibi habire ruhunu deşen, bilincini alt etmeye çalışan,bunun için türlü metafizik ve spritüel yola başvuran bir nevi çatlak oluyorsunuz. Faydası oluyor işte bazen.
Korkudan kurtulmanın en önemli yollarından biri belki de en önemlisi : Affetmek! Buna sebep olduğunu düşündüğünüz kişiyi,olayı her ne ise o; affetmek. Affetmediğiniz her kişi ve olay hayat yolunda sırtınıza yüklediğiniz yeni bir yük, ayağınıza taktığınız yeni bir pranga sizi adım atmaktan alıkoyan. Geçmişte kalanı, gününüze taşımayın,kendinizi yaşamaktan alıkoymayın. Mehmet Akif  Ersoy'un dediği gibi; "Geçen geçmiştir artık, An-ı müstakbelse müphemdir.Hayatından nasibin geçmekte olan demdir".
Çok dağılmadan 2.seçeneğin yaşandığı dönemi biraz daha açmak istiyorum sanırım.Şu anda o dönemde olmamın da etkisi yoktur dersem yalan olur,ki benim gibi bir spritüele hiç yakışmaz.
Başıma gelenin korkumdan kurtulmak için büyük bir fırsat olduğunu düşünüyorum şu anda.Başıma geldiği için nerdeyse sevinicem, kazada da böyle olmuştu, o da başıma geldi diye seviniyorum.İçimde taşıdığım çıktı, dışıma taştı, canımı yaktı, beni yaraladı sonunda.Dert veren Allah,dermanını da verirmiş derdim ama,anneanne ya da müftü değilim,öyle demiyeceğim.
Görünen bir yara haline geldikten sonra tedavisi kolaylaşıyor her yaranın. Görülmeyen yaralar ise ancak bizi yokettikten sonra ortaya çıkıyor. Sevinecek bir şey daha, görünen bir yara var ortada tedavi edilebilir,açıkta.Doktor da dışarda bi yerlerde değil, çok yakınında; göğüs kafesinin tam ortasında,ruhunu taşıyan kalbinde.Şimdi sana öğretilip zihnine tıkıştırılan "o doğru,bu yanlış" kavramlarını bir yana bırakıp, kalbine yönel.
Onu dinle,Onu sev,Ona inan, Ona güven.
Ben Onu gördüm, sevdim, inandım, güvendim...

GayatriSenem