Hani bazen bir cümle vardır, hayatınızda kilitli,kapalı kalmış bir yerleri açar. Bir yaraya merhem oluverir birden,hiç de beklemediğiniz bir anda üstelik. Bir film seyrederken duyarsınız o cümleyi, ya da ilgisiz bir kitaptaki satırlara saklanmıştır, okursunuz. Sokakta yanından geçtiğiniz insanın dudaklarından dökülür, yakalar kulaklarınız. Arkadaşınızla başka bir konuda sohbet ederken, kendiniz ona söylerken yakalarsınız kendinizi.Olmuştur değil mi? Hemen herkesin bir kaç kez gelmiştir başına.
Bana genellikle film ve kitaplar aracılığıyla gelir o cümleler. Bir film alırım bekletirim onu izlemeyi nedensiz. Sonra bir gün hadi izleyim bugün derim, film başlar; 14 Şubat'ta geçmektedir, ve o gün tarihlerden14 Şubatt'ır mesela. Ya da bir konu takılır aklıma, elime ilgisiz bir kitap geçer, ilk açtığım sayfada aradığım cevabı okurum. O yüzden hayatı sadece gözlerimi dört açarak değil, bütün duyu ve algılarım daima hazır vaziyette yaşamaya çalışırım.
İşte hazır vaziyette en sevdiğim dizilerden birinin karşısına oturmuşken yine öyle bir cümle geçti ekrandan, beni ekrana ve o sıralarda hayatımda olanlara mıhlayan.
Yakışıklı erkek karakter (gerçekten yakışıklı) bir doktordur. Yine aynı klinikte psikolog olan karısıyla bebeklerini büyütmektedirler. O bölümde yakışıklı doktorumuzun annesi,ağır hasta olarak kendisinden habersiz hastaneye gelir. Anne uzun yıllardır hapistedir ve yakışıklının abisinin yaptığı bir ilaç yüzünden hastaneye sevk edilmiştir.Yakışıklı ,anneyle bütün ilişkisini kesmiş, adeta anneden nefret etmektedir. Buna rağmen hastası olduğu için bütün bakımını, tedavisini üstlenmek zorundadır. Karısı ise anneyi affetmesi ve torunuyla tanıştırması için yakışıklıyı ikna etmeye çalışır, ancak bu konuda konuşmaya,tartışmaya bile yanaşmaz bizim yakışıklı. Annenin sayılı saatleri kaldığını farkettiğinde torunu alır ve annenin odasına gider. Ve işte o can alıcı cümle geliyor. Anneye der ki; "Kötü bir anne olduğun için hep kendimi suçladım. Sen içki içip, eve her başka bir adamla gelişinde, daha iyi bir evlat olmalıyım diye düşündüm. Eğer ben iyi bir evlat olursam sen de evde kalır, sokaklarda, barlarda vakit geçirmezdin. Oysa ben ne yaparsam yapayım sen değişmedin. Bu yüzden kendimi suçlu ve yetersiz hissetmeme neden olduğun için sana hep kızdım, senden nefret ettim."
Bu cümle çok önemli bir cümle. İlla hayatınızda nefret ettiğiniz bir ebeveyniniz var diye değil. Kızdığınız, nefret ettiğiniz kim varsa özünde,derininde kızdığınız kendiniz olduğu için.Suçladığınız her kişi, her olay sizdeki bir yara, bir açık,bir zaaf olduğu için. Ve bunu farketmek bir yana, kabul etmek belki de hayatınızda en zorlanacağınız şey olduğu için. Kabul ettikten sonra gelen huzur ve özgürlük duygusunu bilseniz bir saniye bile durmaz, konuyu çözmek istersiniz. Ancak elbette tüm yaraların iyileşme sürecinde olduğu gibi bu farketme ve kabullenme de acı ve zor bir süreçtir. Pek çok şey çıkar ortaya, unuttuğunuz anılar canlanır yeniden deşer yüreğinizi. Öfke, gözyaşı, sevgi, nefret ne kadar duygu varsa bir yanardağdan fırlayan lavlar gibi gelir etrafınıza,kucağınıza saçılır. Ama işte o çok sevdiğimiz elmas, ametist, aquamarin gibi değerli taşlar da bu lavlardan oluşur ;)
Mevlana'dan Carl Jung'a, Lao Tzu'dan Nietche'ye, Krishnamurti'den Freud a ruhani ya da bilimsel pek çok değerli fikir adamı hep aynı şeyi söylediler. Hepsi de farkılı cümlelerle, her olayda,karşılaştığınız her kişide kendinize bakın dediler. Yüzeyden değil, derinden..
Kabul ediyorum bazen öyle biri oluyor ki hayatınızda,onun sizin yansımanız olduğunu düşünmek bile dehşet verici oluyor ve konu hemen oracıkta çözülmeden kapatılıyor. Mu acaba? Kapanmıyor tabi, her fırsatta bir şekilde ele ayağa dolanıyor,yine karşımıza çıkıyor o konu ya da kişi. Hatta sizin içinizdeki direnç büyüdükçe o kişi hayatınızda daha çok sorun olmaya başlıyor. En kıymetli zaman işte o. Karşılıklı iyileşmek için bir fırsat. Bu fırsatları kaçırmamak gerekiyor. Çünkü affetmediğimiz, her olay ve kişi ayağımıza taktığımız birer pranga. Adım atmanızı engelleyen pranganızı çok mu seviyorsunuz gerçekten? Yoksa o çıkınca atacağınız adımlar mı sizi gerçekte korkutan? En büyük korku ayağa yapışmış olan pranganın çıkarken yaşatacağı acı belki de. Sebep ne olursa olsun sonuca değer.
Bu konulara ilk kez değinmiyorum ama sanırım bu sefer biraz farklı oldu. Neden mi? Şu sıralarda sağlıklı işlemeyen kök çakram üzerine çalışmaya başladım. Aslında geçirdiğim trafik kazasından beri orada olan fiziksel kilidi çözmek için uzun zamandır çalışıyorum, şu sıra iyice yoğunlaştım ve aynı yoğunlukta da fiziksel ve ruhsal çözülmeler yaşıyorum. Bu çözülmeler sırasında farkettim ki; en çok kin ve öfke duyduklarımız aslında en çok sevdiklerimiz. Bu yüzden o kadar kırılıyoruz. Artık "umurumda bile değil", derken ne kadar umursadığımızı ise ben keşfetmişim gibi yazmama gerek yok sanırım. Amerikayı yeniden keşfetmiş değilim tabi, kabullendim sadece daha önce görmek istemediğimi. Kırgınlığımız,öfkemiz kendimize olduğunu kabul edemediğimizden başkası üzerinden hayatımızda tuttuğumuz,aslında farkında olmadığımız ilaçlarımız,doğru kullanıldığında bizi iyileştirecek olan.
E o zaman ilaç zamanı arkadaşlar.İçinizde saklı tuttuğunuz, öfkeyi, kini, iyileştirici ilaçlara; sevgiye dönüştürme zamanı. Kabullenme zamanı, içindeki sen'le, dışındaki ben'i barıştırma zamanı...Bol şans :)
GayatriSenem
Super elinize saglik bende tam boyle birsey okumaya ihtiyacim vardi . Karsima bu yazi cikti. Ayni yoldan bende geciyorum cok uzun sure direndim ama simdi kendimle olmadigi kadar yuzlesip yillardir ogrenemedigim dersleri gecmeye calisiyorum. Ofke ve nefret etmem normalde ama o kadar canimi incittiki hayatta en guvendigim insan ister istemez ona olan nefretim beni canli tuttu basta ama cok da zarar goren ben oldum. Dediginiz gibi o pranga ciktimi cok ozgurluk ve hafiflik geliyo insan ruhuna . Umarim yaziniz baskalarina da isik olur ya da benim gibi ilerleyenler icinde destek sevgiler
YanıtlaSil