Var mı Arttıran?

29 Eylül 2011 Perşembe

Mucize ve Yeniden doğum...

Beni dinle.Ağladığını duyuyorum.Sesin karanlığı geçip, bulutlardan süzülüp, yıldızların ışığında parlayıp,güneşin ışığında kalbimin yolunu buluyor.Kapana kısılmış bir tavşanın çığlığı, annesinin yuvasından düşmüş bir serçe,bir gölde umutsuzca çırpınan çocuk bana acı verir.Seni duyduğumu bil. Huzurlu ol. Sakin ol.Acının sebebini ve ilacını biliyorum ve sana kurtuluşunu getiriyorum.Yıllar içinde dağılan çocukluk hayallerine ağlıyorsun.Başarısızlıkla yıkılan özgüvenine ağlıyorsun..Harcanan yeteneklerine ağlıyorsun.Acıyla kendine bakıyorsun ve havuzda gördüğün aksine dehşetle sırtını dönüyorsun. Utancın kansız gözleriyle sana bakan bu insanlığın yüz karası da kim ?Tavrının asaleti, bedeninin güzelliği, zihninin açıklığı, dilinin zekası ?Kim çaldı onları ? Hırsızın kim olduğunu biliyor musun, benim gibi ? Babanın tarlasında başını çimenden yastığına koyduğunda ve bulutlar katedraline baktığında, Babil 'in tüm altınlarının bir gün senin olacağını düşünmüştün. Kitaplardan okudukça, tabletlere yazdıkça, Süleyman 'ın tüm bilgeliğinin sana geçeceğine inanmıştın.Ve mevsimler yıllara dönüşürken, kendi Cennet Bahçe 'nde yüce hükümranlığını sürdürecektin. O planları, hayalleri, umut tohumlarını içine kimin ektiğini hatırlıyor musun ?Hatırlayamazsın.Annenin rahminden çıktığın ve benim elimi yumuşak alnına dayadığım o anı hatırlayamazsın. En iyi dileklerimin senin olması için kulağına fısıldadığım sırrı hatırlayamazsın.Sırrımızı hatırlıyor musun ? Hatırlayamazsın.Geçen yıllar, anılarını yok etti, zihnini korku, şüphe, endişe,nefretle doldurdu. O canavarların barındığı yerde artık neşeli anılara yeryok.Ağlama artık. Ben seninleyim. ve bu an yaşamının dönüm noktası. Herşey, tıpkı annenin rahminde geçirdiğin zaman gibi geçip gitti. Geçmiş öldü.Bugün sen, yaşayan ölü olmaktan kurtuluyorsun.Bugün ağzımı ağzına koyuyorum, gözlerimi gözlerine, ellerimi ellerine ; ve etin sıcak yine.Bugün sana gelmeni emrediyorum. Mahşerin mezarından çıkıp yeni bir hayata başlayacaksın.Bugün senin doğum günün. Bu senin yeni doğum günün.. İlk yaşamın.Tıpkı bir tiyatro oyunu gibi, öncekiler yalnızca provaydı. Bu kez perde kalktı.Bu kez dünya izliyor ve alkışlamak için bekliyor. Bu kez kaybetmeyeceksin.Mumlarını yak. Pastanı kes. Yeniden doğdun. Kozasından çıkan bi rkelebek gibi uçacaksın.dilediğin kadar yüksekten uç. Başında benim elimi hisset.Benim bilgeliğime katıl.Doğarken duyup, unuttuğun sırrı, seninle yine paylaşmama izin ver.SEN BENİM EN BÜYÜK MUCİZEMSİN.SEN DÜNYANIN EN BÜYÜK MUCİZESİSİN.Bunlar duyduğun ilk sözcüklerdi. Sonra ağladın. Herkes ağladı. Ozaman bana inanmadın.ve bu inançsızlığını giderecek hiçbir şey olmadı, bunca yıldır. En aşağılık işleri bile beceremediğini düşünürken nasıl bir mucize olabilirsin ? En önemsiz sorumluluklarla yüklenmişken ve kendine güvenini kaybetmişken nasıl bir mucize olabilirsin ? Borç içine batmışken ve yarınki ekmeğini nasıl kazanacağını düşünerek uyuyamazken, nasıl bir mucize olabilirsin ?Yeter. Olan oldu artık. Oysa kaç peygamber, kaç bilge, kaç şair, kaç ressam, kaç besteci, kaç bilim adamı, kaç filozof ve mesih gönderdim, hepsi de ilahiliğinden, tanrısal potansiyelinden ve başarının sırlarından bahsediyorlardı. Onlara nasıl davrandın ?Hala seni seviyorum ve şu anda bu kelimelerle seninleyim. Tanrı 'nın insanların yaralarını iyileştirmek için elini ikinci kez onların üzerine koyacağını söyleyen peygamberi doğrulamak için.Elim yine üzerinde.Bu ikinci kez.Sen benim kalıntımsın.Bunu söylemeye gerek yok, bilmiyor muydun, duymamış mıydın, e nbaşında sana söylenmemiş miydi ; dünyanın yaradılışından anlamamış mıydın ?Bilmiyordun, duymamıştın, anlamamıştın.Sana özel bir eser olduğun söylenmişti ; sebepleri asil, şekil ve hareketleri etkili, hayranlık verici ve meleksi, Tanrı gibi anlayışlı.Sana toprağın tuzu olduğun söylenmişti. Sana dağları bile oynatmanın sırrı verilmişti, imkansızı başarmanın. Sen kimseye inanmadın. Mutluluk haritanı yaktın, zihninin huzurundan vazgeçtin, zafere giden kaderinin yolundaki mumları söndürdün, sonra tökezledin, kayıp ve korkmuş bir halde,kendine acımanın karanlığında, kendi yarattığın cehenneme düşene dek..Ağladın sonra. Seni düşüren talihine küfür edip, göğsüne vurdun.Kendi miskin düşüncelerinin sonuçlarını kabul etmedin, tembelliğinin ve başarısızlığının sorumluluğunu yükleyecek bir günah keçisi aradın.Hemen de buldun.Beni suçladın.Engellerinin ,başarısızlığının, fırsat bulamamanın Tanrı 'nın isteği olduğunu haykırdın.Yanılıyordun !Elimizdekilere bir bakalım. İlk önce engellerine bakalım.. Araçların olmazsa,yeni bir yaşam kurmanı nasıl isterim ?Kör müsün ? Güneşin doğup battığına şahitlik etmiyor musun ?Hayır görüyorsun. ve gözlerine yerleştirdiğim yüz milyonlarca alıcı,yaprağın büyüsünden, bir kar tanesinden, bir gölden, bir kartaldan,bir çocuktan, bir buluttan, bir yıldızdan, bir gülden, bir gökkuşağındanve aşk dolu bir bakıştan zevk almanı sağlıyor. Hayır duası et.Sağır mısın ? Bir bebek sen duymadan gülüp ağlayabilir mi ?Hayır. Duyuyorsun.kulaklarına yerleştirdiğim yirmi dört bin tel, ağaçlardakirüzgarla titreşiyor ; kayalıklardaki gelgitle, operanın haşmetiyle, bülbülünçığlığıyla, oyun oynayan çocukların cıvıltısıyla ve "seni seviyorum" sözcükleriyle. Yine şükret.Dilsiz misin ? Dudakların ileri geri oynayıp yalnızca tükürük müüretiyor ?Hayır. Konuşabiliyorsun.diğer hiçbir yaratığımın yapamadığı bir şey bu.Sözcüklerin sinirliyi sakinleştiriyor, umutsuza umut veriyor,vazgeçeni heveslendiriyor, yenilmişe destek veriyor, cahile öğretiyor.ve "seni seviyorum" diyor. Tekrar şükret.Sakat mısın ? Muhtaç vücudun yer mi işgal ediyor ?Hayır. Hareket edebiliyorsun. Sen ufak bir alana hapsolmuş rüzgar vedünya tarafından rahatsız edilen bir ağaç değilsin. Gerinebilirsin, koşup dans edip, çalışabilirsin, sana beş yüz kas, iki yüz kemik ve yedi milsinir teli verdim, hepsini ben ayarladım senin için. Yine şükret.Sevilmiyor ve sevmiyor musun ? Gece ve gündüz, yalnızlık mı sarmalıyor seni ? Hayır. Artık değil. Artık sırrını biliyorsun, sevgiyi alabilmekiçin onu karşılık beklemeden vermelisin. Kendini iyi hissetmek, tatmin olmak ya da gurur için sevmek, sevmek değildir. Sevgi karşılığı beklenmeyen bir ödüldür.Bencil olmadan sevmenin artık başlı başına bir ödül olduğunu biliyorsun.Sevgi karşılık bulmasa da kaybolmaz, verdiğin sevgi sana geri döner, kalbini temizler ve yumuşatır. Bir daha şükret. İki kere şükret !Kalbin mi zayıf ? Kanıyor mu ya da yaşamını sürdüremiyor mu ? Hayır.Kalbingüçlü. Göğsüne dokun ve ritmi hisset. Kalbin saatlerce, günlerce, gecelerce atıyor. Her sene otuz altı milyon vuruş yapıyor. Altmış bin damardan yılda altı yüz galon kan pompalıyor. İnsanoğlu asla böyle bir makine icat edemedi.Tekrar şükret.Bir cilt hastalığın mı var ? Sen yaklaşınca insanlar korkuyla kaçıyorlar mı? Hayır. Cildin temiz ve bir harika, onu yalnızca sabunlaman ve ona bakman gerekiyor. Zaman içinde tüm çelikler yıpranır, paslanır ama cildine bir şey olmaz. En güçlü metaller bile kullanıldıkça yıpranır, ama seni sardığım o tabaka yıpranmaz. Sürekli kendini yeniler, eski hücreler yerini yenilere bırakır. Tekrar şükret. Ciğerlerin mi kirli ? Yaşamın nefesi vücuduna girerken zorlanıyor mu ?Hayır. Yaşama açılan lombarların kendi yarattığın en pis ortamlarda bile sana destek oluyor ve sana yaşam veren oksijeni getirip vücudunu artık gazlardan arındırıyorlar. Bir daha şükret.Kanın zehirli mi ? Su ve cerahatle mi dolu ?Hayır. Kanının içinde yirmi iki trilyon kan hücresi, her hücrede milyonlarca molekül ve her molekülün içinde, her saniyede on milyon defadan fazla titreşen bir atom var. Her saniye iki milyon kan hücren ölüyor,yerine iki milyon yeni hücre geliyor ve bu doğduğun günden beri oluyor. Her zaman içinde olan, şimdi dışında da oluyor. Bir kez daha şükret.Aklını kullanamıyor musun ? Artık kendi kendine düşünemiyor musun ?Hayır.Beynin evrendeki en karmaşık yapı. Biliyorum. İçinde on üç milyar sinir hücresi var, dünyadaki insan sayısından çok daha fazla.. Her gördüğünü, her sesi, her tadı, her kokuyu, her hareketini doğduğundan beri dosyalıyor.Hücrelerinin içine, bin milyar protein molekülü yerleştirdim.Yaşamındaki her olay yalnızca hatırlanmayı bekliyor orada. Ve beynine vücudunun kontrolünde yardımcı olsunlar diye, vücuduna dört milyon acı hissini sağlayan yapı, beş yüz bin dokunma detektörü ve iki yüz binden fazlaısı detektörü koydum. Hiçbir devletin altını senden daha iyi korunmuyor.Hiçbir antik harika senden daha yüce değil.Sen benim en iyi eserimsin.İçinde, dünyanın en büyük şehirlerini yok edebilecek ve yeniden kurabilecek güçte atom enerjisi var.Fakir misin ? Cüzdanında hiç altın ya da gümüş yok mu ? Hayır. Sen zenginsin. Şimdi servetini birlikte daha iyi hesapladık.Listedekileri tekrar say ve iyice öğren.Neden kendine ihanet ettin ? Neden tüm hayır dualarının elinden alındığını düşünüp de ağlıyorsun ? Neden güçsüz olduğuna ve hayatını değiştiremeyeceğine inanarak kendini aldatıyorsun ? Yeteneğin,duyuların, zekan, zevklerin, içgüdülerin, hislerin ve onurun yok mu? Umudun yokmu ?Neden gölgelerde sürünüyorsun, cehennemin rutubetine çağrılmayı bekleyen yenik bir dev gibi ?Çok şeyin var. Hayır duaların bardağından taşıyor. Onları sana öylebir cömertlik ve sıklıkla verdim ki lüks içinde şımarmış bir çocukgibisin, onların farkında değilsin.Cevap ver bana.Kendine cevap ver.Yaşlı, hasta, sakat, muhtaç ama zengin bir adam, senin hafife aldığın o kutsallığa sahip olabilmek için, kasasındaki tüm altını verirdi.O halde, mutluluk ve başarının ilk sırrını öğren.. Bu senin hazinen,bugünden başlayarak yeni ve daha iyi bir gelecek kurmana yarayacak araç gereç.O yüzden şimdi sana diyorum ki şükretmen gerekenleri gör ve şimdiden benimen büyük eserim olduğunu bil. Bu yaşayan bir ölü olmaktan kurtulmanı ve dünyanın en büyük mucizesini gerçekleştirmeni sağlayacak ilk kural.Yoksulluk içinde öğrendiğin derslere şükret. Çünkü az şeyi olan,fakir değildir ; yalnızca çok isteyen fakirdir. Gerçek güvenlik insanın sahip olduklarında değil, sahip olmadıklarındadır. Başarısızlığına sebep olan engellerin nerede ? Onlar yalnızca senin zihnindeler.Şükretmen gerekenleri gör.İkinci kural da birinciye benziyor. Nadideliğini ilan et !Kendini ufak tefek şeylerle uğraşmaya mahkum ettin ve orada başarısızlığını affedemeyerek, kendi nefretinle kendini yok ederek, kendini cezalandırarak,kendine karşı ve başkalarına karşı işlediğin suçlardan iğrenerek öylece yatıyorsun.Şaşkın değil misin ?Sen kendini affedemezken, benim seni nasıl olup da affettiğimi,günahlarını ve acınacak halini nasıl bağışladığımı anlayamıyorsun. Şimdi sana üçneden sayıyorum. Bana ihtiyacın var. Sen sıradanlığın gri yığını içinde,yok oluşa doğru giden bir hayvan sürüsü değilsin. Ve sen bir nadidesin !Rembrandt 'ın bir resmini, Degas 'ın bronz bir heykelini, Stradivarius 'unbir kemanını ya da Shakespeare 'in bir oyununu düşün. Bu kadardeğerli olmalarının iki nedeni var. Onların yaratıcıları ustalardır ve sayıları azdır. Ayrıca onların bir eşine rastlamak mümkündür.Bu yüzden sen dünya üzerindeki en değerli hazinesin, çünkü seni kimin yarattığını biliyorsun ve sen yalnızca bir tanesin. Dünya kurulduğundan beri, senin tıpatıp aynın bir kişi daha olmamıştır.. Dünyanın sonu gelene kadar da asla, senden bir tane daha olmayacaktır.Özelliğinin ve tekliğinin hiçbir zaman farkına varmadın. Yine de dünyadaki en nadide varlıksın.Yüce aşk anında babandan sayısız aşk tohumu aktı, dört yüz milyondan fazla.Hepsi, annenin içinde yüzerken öldü. Bir tanesi hariç ! Sen.Annenin sevgi dolu sıcaklığında yaşadın, diğer yarını, annenden tek bir hücre, iki milyon tanesi ancak bir meşe palamudunu dolduracak kadar ufak bir hücre arayarak.Yine de sen tüm imkansızlıklara rağmen o karanlık ve felaket okyanusunda yaşadın, o ölümsüz hücreyi buldun, onunla birleştin ve yeni bir yaşama başladın. Senin yaşamına.Sen geldin, her çocuk gibi, henüz insandan umudumu kesmediğim mesajını getirdin. İki hücre bir mucizede birleşti. İkisinde de yirmi üç kromozom ve her kromozomda yüzlerce gen olan, her biri gözlerinin renginden,davranışlarına, beyninin ölçüsüne kadar senin özelliklerini taşıyan iki hücre.Tek buyruğumla, babanın dört yüz milyon sperminden biriyle, annenin ve babanın kromozomlarındaki yüzlerce genden birini birleştirip, her biri diğerinden farklı, üç yüz bin milyar insan yaratabilirdim.Ama kimi yarattım ?Seni ! Tek bir tür. En nadide. Paha biçilmez bir hazine. Zihni, konuşması,görünüşü, hareketleri, davranışları yaşamış, yaşayan ve yaşayacak hiçkimseye benzemeyen.Bir kralın hazinesine bedelken, kendini niye kuruşla ölçüyorsun ?Seni aşağılayanları neden dinledin ? Daha da kötüsü onlara neden inandın.Artık nadideliğini karanlıkta saklama. Onu göster. Dünyaya göster.Kardeşinin yürüdüğü gibi yürümeye, liderinin konuştuğu gibi konuşmaya,vasatların çalıştığı gibi çalışmaya çalışma. Bir başkasının yaptığını yapma.Asla taklit etme. Şeytanı taklit eden örneği aşar, iyiyi taklit eden yetersiz kalır. Kimseyi taklit etme. Kendin ol. Nadideliğini dünyaya göster ve onlar seni altınla yıkasınlar. İşte bu da ikinci kuraldır.Hiçbir engelin yok. Sen sıradan değilsin. Kendini aldattığını kabul et.Sıradaki şikayetin ne ? Hiç mi fırsat çıkmıyor önüne ?Öğüdümü dinle. Hepsi geçecek, çünkü sana her türlü işte, başarının kuralını veriyorum. Yüzyıllarca önce bu kural atalarına bir dağın tepesinde verilmişti. Bazıları kurala uydu ve yaşamları mutluluğun meyveleriyle,başarıyla, altınla ve huzurla doldu. Çoğu dinlemedi, büyülü yollara başvurdular, garip yollara girdiler, ya da yaşamın zenginliklerine kavuşmak için şans denen şeytanı beklediler. Ümitsizce beklediler. tıpkı senin gibi, sonra ağladılar, senin ağladığın gibi, şanssızlıklarını bana bağlayarak.Kural basit. Genç ya da yaşlı, dilenci ya da kral, siyah ya da beyaz,erkek ya da dişi. hepsi sırrı kendi yararlarına kullanabilirler. Başarının tüm o kuralları, sözleri, yazıları içinde yalnızca bir metot hiç başarısız olmamıştır. Onunla bir mil gitmek için çaba gösteren, iki mil gider.Bu, üçüncü kural. bu zenginlikler yaratan ve rüyalarından bile daha öteye giden bir sır. Bir mil daha git !Başarının tek yolu, senden beklenenden daha iyisini yapmaktır, işinne olursa olsun. Bu, dünya kurulduğundan beri her başarılı insanın yaptığı şeydir. Kendini sıradanlaşmaya mahkum etmenin yolu, yalnızca karşılığını aldığın kadarını yapmaktır.Eğer aldığın gümüşten fazlasını vermişsen, aldatıldığını düşünme.Verdiğin güzelliklerin bir terazisi vardır ; eğer bugün karşılığını almazsan,yarın mutlaka on katını alırsın. Sıradanlık bir mil bile gitmez, neden kendimi aldatayım diye düşünür. Ama sen sıradan değilsin. Bir mil daha ilerlemek kendi rızanla elde edeceğin bir ayrıcalıktır. Yapamazsın, onu engellememelisin. Eğer bırakırsan, diğerleri kadarıyla yetinirsen,başarısızlığının tek suçlusu sen olursun. Sebep ve sonuç, araç ve hedef, tohum ve meyve, bunlar ayrılamaz. Sonuç sebepten doğar ; hedef,araçların içinde vardır ve meyve her zaman tohumundadır.Bir mil daha git.Takdir bilmeyen biri için çalıştığını düşünüp kendine dert etme. Ona daha fazla hizmet et. Ve onun yerine bırak alacaklı olduğun ben olayım. Ozaman bileceksin ki her dakika her verdiğin ekstra hizmet benim tarafımdan karşılığını bulacaktır.Ödülün zamanında gelmeyecek diye endişelenme. Ödeme ne kadar gecikirse, senin için o kadar daha iyi.Başarıyı çağıramazsın, ancak onu hak edersin , ve artık onun az bulunan ödülünü almanın sırrını biliyorsun. Bir mil daha git.Sen benim en büyük mucizemsin.Sen dünyanın en büyük mucizesisin.Başarı ve mutluluğun üç kuralı var.Şükretmen gerekenleri gör ! Nadideliğini ilan et ! Bir mil daha git !Sabırlı ol. Bunlar göz açıp kapayıncaya kadar olmaz. Zorluklarla kazandıkların elinde daha uzun süre kalır.Yeni hayatına başlarken korkma. Her soylu başarı, risklerini de beraberinde taşır. Birini kazanmaktan korkan, daha fazlasını hiç kazanamaz. Artık bir mucize olduğunu biliyorsun, ve mucizede korku olmaz.Gururlan. Sen dikkatsiz bir yaratıcının bir laboratuardaki deneyinin ürünü değilsin. Anlayamadığın güçlerin esiri değilsin. Sen yalnızca benim gücümün özgür bir dışa vurumunun, yalnızca benim sevgimin ürünüsün. Sen bir amaçla yapıldın. Elimi hisset. Sözlerimi duy.Bana ihtiyacın var. ve benim de sana.Yeniden inşa edeceğimiz bir dünyamız var. Bunun için bir mucize gerekiyorsa bundan bize ne? Her ikimiz de mucizeyiz ve şimdi birbirimize sahibiz.Seni dev bir dalgadan alıp, çaresizce kumlara çarptığım günden beri sana olan inancımı hiç kaybetmedim. Zamanı ölçmeye kalkarsan, bu beş yüzmilyon yıl önceydi. Otuz bin yıl önce kusursuzluğa ulaşana dek, bir çok model, şekil, ölçü denedim. Bunca yıldır seni düzeltmek için hiç çaba sarf etmedim.Bir mucize nasıl düzeltilebilir ki? Sen bir mücevherdin ve ben de memnun olmuştum. Sana bu dünyayı ve hakimiyetini verdim. Sonra tam potansiyeline ulaşman için, bir kez daha sana elimi verdim, evrendeki hiçbir yaratığa bahşedilmeyen güçler verdim.Sana düşünme gücü verdim.Sana sevme gücü verdim.Sana seçme gücü verdim.Sana gülme gücü verdim.Sana hayal etme gücü verdim.Sana yaratma gücü verdim.Sana plan yapma gücü verdim.Sana konuşma gücü verdim.Sana dua etme gücü verdim.Seninle sınırsız bir gurur duyuyorum. Sen benim son eserimsin, benim en büyük mucizemsin. Tam bir yaşayan varlık. Her iklime, her güçlüğe, her zorlamaya uyum sağlayabilen. Benden yardım beklemeden kendi kaderiyle başa çıkabilen. Kendisi ve insanlık için en iyiyi, içgüdüleriyle değil düşünceyle gösterebilen.Böylece, başarı ve mutluluğun dördüncü kuralına geldik ; hiçbir meleğime vermediğim bir güç bu.Sana seçme gücü verdim.Bu armağanla seni meleklerimden de üst seviyeye koydum ; çünkü meleklerin günahı seçme hakları yoktur. Sana kaderinin tüm kontrolünü verdim.Kendi özgür iradenle kendi yaradılışının doğasını belirlemene izin verdim.Ne cennete ne de dünyaya ait olmak zorundasın, kendini istediğin şekle sokmakta özgürsün. En düşük yaşam biçimini benimsemekte özgürsün, ya da ruhunun değerlendirmesiyle, en yüce formda yeniden doğabilirsin ki onlar ilahidir.Senin yüce gücünü, seçme gücünü elinden almadım hiç. Bu inanılmaz güçle ne yaptın ? Kendine bak. Yaşamında yaptığın seçimleri düşün ve hatırla, şimdi o acı anları yaşamamak için bir şansın daha olsaydı, dizlerinin üzerine çökerdin.Geçmiş geçmiştir. Şimdi dördüncü büyük kuralı biliyorsun, mutluluk ve başarının dördüncü kuralını. Seçme gücünü akıllıca kullan.Sevmeyi seç.nefreti değil.Gülmeyi seç.ağlamayı değil.Yaratmayı seç.yok etmeyi değil.Azmi seç.vazgeçmeyi değil.Yüceltmeyi seç.dedikoduyu değil.İyileştirmeyi seç.yaralamayı değil.Vermeyi seç.ertelemeyi değil.Büyümeyi seç.bozulmayı değil.Dua etmeyi seç.küfretmeyi değil.Yaşamayı seç.ölmeyi değil.Artık şanssızlıklarının benim isteğime bağlı olmadığını biliyorsun,tüm güç senin içindeydi ve seni insanlıktan çıkaran davranışların ve düşüncelerin senin yaptıklarının sonucuydu, benim yaptıklarımın değil. Senin küçük doğan için benim güç armağanlarım çok fazlaydı. Artık büyüdün, akıllandın ve toprağın meyveleri senin olacak.Sen harikalıklarla dolusun. Potansiyelinin sınırı yok.Yarattıklarımın içinde senden başka kim ateşi buldu ? Kim yerçekimi kanununu keşfetti, gökyüzünü delip geçti, hastalıklara şifa buldu?Bir daha asla kendini aşağılama.Hiç bir zaman yaşamın kırıntılarıyla yetinme.Bugünden itibaren asla yeteneklerini gizleme.Bugünden zevk al.ve yarından, yarınlardan.Sen dünyanın en büyük mucizesini gerçekleştirdin.Sen yaşayan bir ölü olmaktan kurtuldun.Artık asla kendine acımayacaksın ve her yeni gün senin için başarı ve neşe olacak.Sen yeniden doğdun.Daha önce olduğu gibi, başarısızlık ve mutsuzluğuya da başarı ve mutluluğu seçebilirsin. Seçim senin. Seçim tamamen senin.Ben ancak, önceki gibi, izleyebilirim.gururla.ya da acıyla.O halde, mutluluk ve başarının dört kuralını anımsa.Şükretmen gerekenleri gör.Nadideliğini ilan et.Bir mil daha git.Seçme gücünü akıllıca kullan.Diğer dördünü gerçekleştirebilmek için, bir şey daha yap. Her şeyisevgiyle yap.kendini severek, başkalarını severek ve beni severek.Gözyaşlarını sil. Uzanıp elimi tut ve dik dur.Bugün sana şu bildirildi ;Sen Dünyanın En Büyük Mucizesisin!!


Alıntı

28 Eylül 2011 Çarşamba

Şimdi...

Herşey geçiyor zamanla. Herşey unutuluyor, düzeliyor.
Geçmeyen, unutulmayan tek şey; sevgi! Geçti,bitti sanıyorsun, oysa içinde, dönüşmüş olarak duruyor işte orada.
 Tam bir hafta önce bugün bu saatlerde ayaklı cenazeye dönmüştüm. Sahilde gördüğüm manzaraya kendi kendime yaptığım yorum karşısında şok olmuş, gerçekten yıkılmıştım. Gün boyu ve sonrasındaki bir kaç gün devam etti bu yıkık ve kırık dökük halet-i ruhiye.
Şimdi iyiyim. Öfke çoktan kayboldu. Kırgınlık yerini anlayışa bıraktı. Terkedilmişlik, kabullenmeye ve kabullenme de yerini güvene bıraktı. Bunda bir haftadır üzerinde çalıştığım kök çakranın sağlıklı bir çözülme yaşaması da etken elbette.
Geleni de, gideni de olanı da, olmayanı da kabullenme duygusunun getirdiği huzur ve güvenin tadını çıkarıyorum şimdi.
İçimde varolan sevgiyi; bir sebep, bir sonuç, bir karşılık beklemeden yaşatıp, yansıtarak çoğaltıyorum şimdi.
O'nunla 'BİR' olmanın getirdiği güzellikten önce, kendimle ve evrenle 'BİR' olmanın hafifliği, huzur ve güvenini yaşıyorum şimdi.
Herşeye rağmen hayata devam edebiliyor olmanın hissettirdiği gücü ve coşkuyu yaşıyorum şimdi.
Herşeye yeniden, sıfırdan başlayabilecek olmanın getirdiği heyecanı hissediyorum şimdi.
Hiçbir kırgınlık, öfke olmaksızın, O'nu düşündüğümde kalbimden taşan sevgiyi, coşkuyu, güveni hissediyorum şimdi yeniden.
En başından beri içimde varolan sezginin yeniden ayağa kalkıp güçlenmesinin keyfini sürüyorum şimdi.
Varolduğunu ve yanıyor, aydınlatıyor olduğunu bildiğim o 'IŞIK' ın iş başında olduğunu biliyor ve ben unutsam bile evrenin bana o 'IŞIK' ı hatırlatmak için her fırsatı kolladığını görüyor olmanın coşku ve neşesini hissediyorum şimdi.
'IŞIK' dediğim anda üzerimde parlayan ve beni ısıtan güneş gibi sürprizlerin farkındalığı ve keyfini sürüyorum şimdi.
Gelse de gelmese de O'nu daha açık ve güzel seviyor olmanın gücünü ve güvenini yaşıyorum şimdi.
Ne istediğim ve ne istemediğimi daha net biliyor ve bunu kimseyi kırma ya da daha az sevilme korkusu olmaksızın ifade edebilmenin getirdiği özgürlüğü ve gücü hissediyorum şimdi.
Kişilerin zamanı dolduysa hayatımdan gidebileceğini, sevgiminse hiç bir yere gitmiyor olduğunu biliyor ve kabul ediyorum şimdi.
Bütün bunları içimde, özümde hep bilerek taşıdığımı, yine de zaman zaman unuttuğumu kabul ediyor ve gözümün önünden, fikrimin içinden ve kalbimin sesinden ayırmıyorum şimdi.
Ve aldığım her nefeste yaşadığım, gördüğüm her şey ve herkes için sonsuz şükran duyuyorum.
Sonsuz teşekkür, sevgi ve affetmeyle...

GayatriSenem
28 Eylül 2011

Not: Bu bir 'Veda' değil...bu bir 'MERHABA !'

25 Eylül 2011 Pazar

içimdeki sen, dışımdaki ben

Hani bazen bir cümle vardır, hayatınızda kilitli,kapalı kalmış bir yerleri açar. Bir yaraya merhem oluverir birden,hiç de beklemediğiniz bir anda üstelik. Bir film seyrederken duyarsınız o cümleyi, ya da ilgisiz bir kitaptaki satırlara saklanmıştır, okursunuz. Sokakta yanından geçtiğiniz insanın dudaklarından dökülür, yakalar kulaklarınız. Arkadaşınızla başka bir konuda sohbet ederken, kendiniz ona söylerken yakalarsınız kendinizi.Olmuştur değil mi? Hemen herkesin bir kaç kez gelmiştir başına.
Bana genellikle film ve kitaplar aracılığıyla gelir o cümleler. Bir film alırım bekletirim onu izlemeyi nedensiz. Sonra bir gün hadi izleyim bugün derim, film başlar; 14 Şubat'ta geçmektedir, ve o gün tarihlerden14 Şubatt'ır mesela. Ya da bir konu takılır aklıma, elime ilgisiz bir kitap geçer, ilk açtığım sayfada aradığım cevabı okurum. O yüzden hayatı sadece gözlerimi dört açarak değil, bütün duyu ve algılarım daima hazır vaziyette yaşamaya çalışırım.
İşte hazır vaziyette en sevdiğim dizilerden birinin karşısına oturmuşken yine öyle bir cümle geçti ekrandan, beni ekrana ve o sıralarda hayatımda olanlara mıhlayan.
Yakışıklı erkek karakter (gerçekten yakışıklı) bir doktordur. Yine aynı klinikte psikolog olan karısıyla bebeklerini büyütmektedirler. O bölümde yakışıklı doktorumuzun annesi,ağır hasta olarak kendisinden habersiz hastaneye gelir. Anne uzun yıllardır hapistedir ve yakışıklının abisinin yaptığı bir ilaç yüzünden hastaneye sevk edilmiştir.Yakışıklı ,anneyle bütün ilişkisini kesmiş, adeta anneden nefret etmektedir. Buna rağmen hastası olduğu için bütün bakımını, tedavisini üstlenmek zorundadır. Karısı ise anneyi affetmesi ve torunuyla tanıştırması için yakışıklıyı ikna etmeye çalışır, ancak bu konuda konuşmaya,tartışmaya bile yanaşmaz bizim yakışıklı. Annenin sayılı saatleri kaldığını farkettiğinde torunu alır ve annenin odasına gider. Ve işte o can alıcı cümle geliyor. Anneye der ki; "Kötü bir anne olduğun için hep kendimi suçladım. Sen içki içip, eve her başka bir adamla gelişinde, daha iyi bir evlat olmalıyım diye düşündüm. Eğer ben iyi bir evlat olursam sen de evde kalır, sokaklarda, barlarda vakit geçirmezdin. Oysa ben ne yaparsam yapayım sen değişmedin. Bu yüzden kendimi suçlu ve yetersiz hissetmeme neden olduğun için sana hep kızdım, senden nefret ettim."
Bu cümle çok önemli bir cümle. İlla hayatınızda nefret ettiğiniz bir ebeveyniniz var diye değil. Kızdığınız, nefret ettiğiniz kim varsa özünde,derininde kızdığınız kendiniz olduğu için.Suçladığınız her kişi, her olay sizdeki bir yara, bir açık,bir zaaf olduğu için. Ve bunu farketmek bir yana, kabul etmek belki de hayatınızda en zorlanacağınız şey olduğu için. Kabul ettikten sonra gelen huzur ve özgürlük duygusunu bilseniz bir saniye bile durmaz, konuyu çözmek istersiniz. Ancak elbette tüm yaraların iyileşme sürecinde olduğu gibi bu farketme ve kabullenme de acı ve zor bir süreçtir. Pek çok şey çıkar ortaya, unuttuğunuz anılar canlanır yeniden deşer yüreğinizi. Öfke, gözyaşı, sevgi, nefret ne kadar duygu varsa bir yanardağdan fırlayan lavlar gibi gelir etrafınıza,kucağınıza saçılır. Ama işte o çok sevdiğimiz elmas, ametist, aquamarin gibi değerli taşlar da bu lavlardan oluşur ;)
Mevlana'dan Carl Jung'a, Lao Tzu'dan Nietche'ye, Krishnamurti'den Freud a ruhani ya da bilimsel pek çok değerli fikir adamı hep aynı şeyi söylediler.  Hepsi de farkılı cümlelerle, her olayda,karşılaştığınız her kişide kendinize bakın dediler. Yüzeyden değil, derinden..
Kabul ediyorum bazen öyle biri oluyor ki hayatınızda,onun sizin yansımanız olduğunu düşünmek bile dehşet verici oluyor ve konu hemen oracıkta çözülmeden kapatılıyor. Mu acaba? Kapanmıyor tabi, her fırsatta bir şekilde ele ayağa dolanıyor,yine karşımıza çıkıyor o konu ya da kişi. Hatta sizin içinizdeki direnç büyüdükçe o kişi hayatınızda daha çok sorun olmaya başlıyor. En kıymetli zaman işte o. Karşılıklı iyileşmek için bir fırsat. Bu fırsatları kaçırmamak gerekiyor. Çünkü affetmediğimiz, her olay ve kişi ayağımıza taktığımız birer pranga. Adım atmanızı engelleyen pranganızı çok mu seviyorsunuz gerçekten? Yoksa o çıkınca atacağınız adımlar mı sizi gerçekte korkutan? En büyük korku ayağa yapışmış olan pranganın çıkarken yaşatacağı acı belki de. Sebep ne olursa olsun sonuca değer.
Bu konulara ilk kez değinmiyorum ama sanırım bu sefer biraz farklı oldu. Neden mi? Şu sıralarda sağlıklı işlemeyen kök çakram üzerine çalışmaya başladım. Aslında geçirdiğim trafik kazasından beri orada olan fiziksel kilidi çözmek için uzun zamandır çalışıyorum, şu sıra iyice yoğunlaştım ve aynı yoğunlukta da fiziksel ve ruhsal çözülmeler yaşıyorum. Bu çözülmeler sırasında farkettim ki; en çok kin ve öfke duyduklarımız aslında en çok sevdiklerimiz. Bu yüzden o kadar kırılıyoruz. Artık "umurumda bile değil", derken ne kadar umursadığımızı ise ben keşfetmişim gibi yazmama gerek yok sanırım. Amerikayı yeniden keşfetmiş değilim tabi, kabullendim sadece daha önce görmek istemediğimi. Kırgınlığımız,öfkemiz kendimize olduğunu kabul edemediğimizden başkası üzerinden hayatımızda tuttuğumuz,aslında farkında olmadığımız ilaçlarımız,doğru kullanıldığında bizi iyileştirecek olan.
E o zaman ilaç zamanı arkadaşlar.İçinizde saklı tuttuğunuz, öfkeyi, kini, iyileştirici ilaçlara; sevgiye dönüştürme zamanı. Kabullenme zamanı, içindeki sen'le, dışındaki ben'i barıştırma zamanı...Bol şans :)

GayatriSenem

20 Eylül 2011 Salı

Abazan Eşek

En sevdiğim temennilerden (!) biridir: Çıkmaz sokakta abazan eşekler kovalasın!
Düşünsenize, eşekler bunca yılın intikamıyla,üstelik abaza bir şekilde ağızlarından salyalar akıtarak koşuyorlar.  Önde de artık kimi koymak istiyorsan o.Ve sokak çıkmaz! :)
Yalnız kovalanan kişiyi gözden çıkarmış olman gerek bu temenniyi dile getirirken.Zira bu kovalamaca sonunda artık hayretmez. Yani en azından sana bir hayrı olmaz. Erkekse yön değiştirmiş, kadınsa yol değiştirmiş olur.
Şimdi böyle yazınca komik olmaktan çıktı birden. Neyse bu zaten gerçekleşme ihtimali olmayan ironik bir betimleme, o yüzden devam edebiliriz. (kendimizi de avuttuk hemen)
Bugün yolda yürürken birden aklıma düştü bu eşekler. (hep sokakta yürürken münasebetsiz şeyler düşer zaten aklıma) Sokakta kendi kendime,millete çaktırmamaya çalışarak baya bir güldüm. Sonra da yazdım. Yani niye böyle birşey geldi aklıma,niye bu kadar güldüm, niye yazdım, hadi yazdım sonra utanmadan bir de niye paylaştım, ben kaçık mıyım, yoksa normaldim de sonradan mı böyle oldum, aman ne var canım bunda bu kadar abartacak komik işte güldük yazdık n'olmuş,sinirlerim bozulmuş işte besbelli, ya da yine uykusuz ve şoparık,abutuk günlerimden biri bugün...Hayır eşeklerin önüne katmak istediğim biri de yok ki..
Hep kişisel gelişim, hayat, memat, spiritüel yazacak değilim dimi canım? (Aman onların da ne olduğu meçhul zaten, bilmiyor muyuz, ukala dümbeleği seni!)
Sonuç olarak ben güldüm, isterseniz siz de gülün, ya da gülmeyin ne biliyim ben :)
Sevgiyle kalın :)
Senem

11 Eylül 2011 Pazar

iki kalp

     Hep yanımda taşıdığım birbirinden farklı renk ve desenlerdeki iki küçük tahta kalbi kaybettim. Bodrum'dan ayrılırken burda güvende olurlar diye ikisini de bir yere koydum, ancak o kadar güvenli olmuşlar ki ben bile bulamıyorum. Önce çok üzüldüm; işte dedim o kalpler de kayboldu zaten, herşey bitti.
    Bu sabah MAVİ olsun istedim ya hani..MAVİ önce kalbime dolsun, ordan yansıtsın evrene içindekileri. Bundan sebep sanırım, birden o küçük kalplerin kayıp değil, şimdilik benim gözlerimden uzakta olduğunu, ancak tam istediğim ve koruduğum gibi yine yanyana ve çok güvende olduklarını farkettim birden. Bulundukları yerde birbirlerine sarılarak, yaslanarak, sımsıkı kenetlenmiş olduklarını ve bu sebepten hiç yıpranmayacaklarını farkettim. Bulunmaları gerektiğinde yeniden ortaya çıkacak ve yine yanyana, adeta birbirlerinin renk ve desenleri birbirine geçmişçesine, gözler önüne çıkarak, içindekileri etrafa yansıtacaklarını farkettim. Şu anda benden uzakta bile olsalar, yoğun enerjilerini kalbimde hissettim; MAVİ MAVİ...
    Hoşuma gitti farkettiklerim..İçimde saklı olan inancım kuvvetlendi yeniden, umudum ayağa kalktı tekrar.Yüzüme mavi bir gülücük yerleşti. MAVİ oldu kalbim bugün, yansıtmaya başladı bile içindekileri. Kime ulaşır bilemem. Yine de tüm evrenin MAVİ olmasını dilerim bugün.

Sevgi ve ışık hep bizimle olsun
gayatrisenem

8 Eylül 2011 Perşembe

Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır.


Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. 'Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir' diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla:
- Ekmek parası mı istiyorsun? Diye sordu.
- Hayır, çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.
Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. 'Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu' diye düşündü.
- Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
- Oturun biraz dertleşelim bari dedi.
Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
- Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını?
- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
- Hımmmm. Aşk hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı?
Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır, benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.
 Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha
değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada?
Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikâyet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, her gün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz.
Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu?
- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar
değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
- Küçük kızı severek.
- Küçük kız mı? Hangi küçük kız?
- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.
- Nasıl yani?
- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar.
Öyle değil mi?
- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Ebru Her akşam boynuma sarılır 'babacığım beni ne kadar seviyorsun?' diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda 'Baba güzel olmuş muyum?' diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. ' Harikasın prenses gibi olmuşsun' demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona 'bebeğim' diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. 'Bebeğim bana bir çay yapar mısın?' dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
- Hiç kavga etmez misiniz siz?
- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim ka rım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen
işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.
- Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
- Yine para, yine dış sebepler. Evet, para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme.
Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.
Adam ayağa kalktı.
- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
- Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evginin yolu nu tuttu.
Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.
- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.
İnci hiç konuşmadı.
- Sorsana 'niye' diye.
İnci kızgın kızgın:
- Niye? Diye sordu.
- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi.
'bak senin sevdiğin meyveleri aldım'
Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.
- Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü.
- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
- Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.
Bundan  sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü..
 
 
Kadir Ok'a teşekkürlerle

23 Ağustos 2011 Salı

hayatın bir dans...


Kimisi hayatının tüm iplerini elinde tutar..sıkı sıkı..kimseye vermez, kimseyle paylaşmaz hatta...kendi için yaşar, kendine yaşar..öyle tercih etmiştir, yaşadıkları bu noktaya getirmiştir, sonradan olmuştur, hep öyledir...sebebi ne olursa olsun...kızamazsınız, ama çok da yaklaşamazsınız.Seçimi budur.
Kimisi hayatının tüm iplerini bir başkasına vermiştir. Hiç bir şeyin sorumluluğunu almaz, kendi başına gelenler için bile başkalarını suçlar, onları sorumlu tutar. Her işini, her şeyini başkaları yapsın ister.  Aldığı tavsiyelere göre hareket eder, kendi hareketlerinin sorumluluğunu alamadığından. Ve sonuç yine istediği gibi olmazsa suçlayacak biri vardır mutlaka. Çok güçsüzdür bu insanlar, güçlerini sizden alırlar. Korkularıyla yönetilirler. Kızamazsınız. Ama bir yaklaştınız mı, biraz zor uzaklaşırsınız. Seçimi budur.
Kimisi durumlara göre oynar ipleriyle. Kimi zaman yükler, kimi zaman bırakır, kimi zaman üstlenir. Durum, duygu, zaman ve mekan neyi gerektiriyorsa ona göre davranır. Öğrenmiştir insanları, durumları, zayıflıkları..Kurnazdır bu tip. Seversiniz belki duruma göre, ama güvenemezsiniz. Seçimi budur.
Kimisi ise dengelidir. Hayatının sorumluluğunu eline alır, gerektiğinde paylaşır. Başına gelenlerin neden onun başına geldiğini bilir ve kimseyi suçlamaz, kimseye yüklemez. Tavsiye almış görünse bile kendi duygularına ya da aklına göre davranır ve sonuçlarını yaşar korkusuzca. Güçlüdür bu tip, çevrenizdeyse size de güç verir. Ona hiç kızmazsınız, güvenirsiniz. Uzaklaşmak istemezsiniz. Seçimi budur.
Hayat, ritmi değişen, bazen hızlı, bazen yavaş, bazen hüzünlü, bazen coşkulu,bazen zıplatarak, bazen yerde yuvarlandıran bir dans. Partnerli ya da partnersiz hayatın ritmlerinde kendi adımlarını atmazsan, adımlarını başkalarına uydurmaya çalışır, ya da başkalarının adımlarını taklit etmeye kalkarsan, seni düşürecek, yerden kalmana da izin vermeyecek bir dans. Partnerli dans ediyorsan, gerçekten dans eder gibi, karşındakinin gözlerinin içine bakacaksın, o da sana..Birbirinizin ruhunu göreceksiniz, ritmini göreceksiniz. Bazen biri diğerine uyar, kendi adımlarını karşısındakine uyarlar. Bu geçici bir dans olmaya mahkumdur. Kişi kendi adımlarıyla dans etmelidir, bunu özler elbet. Bazen de ortak bir ritm bulabilir ve hayatla,hayatta dans edebilirsiniz. Karşılıklı teslimiyet gerektirir bu. Karşılıklı ego teslimiyle birlikte, karşılıklı sevgi ve ortak ritm olma durumu gerçekleşir. O zaman hayatın ipleri de sizden yanadır, dengeli paylaşımla gider o dans.
Birinin diğerine uyduğu dansın ritmi bir süre sonra bozulur.Hayatın ritmi değişiyor dedik, kişinin içindeki ritm değiştiyse ortaklık bozulur, tökezleme başlar, ayakların üzerine basmalar başlar. Kimi zaman can yakar bu ayak basmalar. Tüm uğraşlara rağmen yeniden kurulamıyorsa o ortak ritm, bırakmak gerekir ve tek başına dans edebilmenin ya da etmenin sorumluluğunu üstlenmek gerekir.
İşte herşey hayatının iplerini nerde ne kadar tutabildiğinle ilgili. İpi tutabileni, ya da bunu taşıyamayanı seçtiğinde. Kendin için seçimin ve kendine seçtiğin.
Hayatını buna göre yaşarsın;dengeli, uyumlu bir dansın olur ya da düşe kalka, başkalarına tutuna tutuna...
Seçim senin...

08.08.11
İstanbul / erenköy