Var mı Arttıran?

26 Haziran 2011 Pazar

Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi?

…
Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateş böceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğunu el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Fark etmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o on beş yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kar bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkûm ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

12 Mayıs 2011 Perşembe

Göl Olmak...

Hintli bir yaşlı üstad, çırağının sürekli herşeyden şikayet
etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi.
Hayatındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona,
bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyledi.
Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri
tükürmeye başladı."Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı"
diye cevap verdi.
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı.
Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de
bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi.
Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla
silerken aynı soruyu sordu : "Tadı nasıl?"
"Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak. "Tuzun tadını aldın mı?"
diye sordu yaşlı adam, "hayır" diye cevapladı çırağı.
Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının
yanına oturdu ve şöyle dedi :
"Hayattaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok.Istırabın
miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine
konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey,
ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen
de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."

ALINTI

21 Nisan 2011 Perşembe

Güzellik ve Çirkinlik


Bir gün, güzellik ve çirkinlik bir deniz kıyısında karşılaştılar ve dediler, 'haydi denize girelim.' Giysilerini çıkartıp suda yüzdüler. Bir süre sonra, çirkinlik kıyıya dönüp, güzelliğin giysilerine büründü ve yoluna gitti. Güzellik de denizden çıktı, kendi giysilerini bulamadı; ama çıplak olmak utandırıyordu onu, çaresiz çirkinliğin giysilerine büründü ve yoluna devam etti güzellik. O gün bugündür, erkekler ve kadınlar onları birbirine karıştırır. Ancak içlerinden güzelliğin yüzünü önceden görmüş kimileri vardır ki, giysilerine bakmaksızın tanırlar onu. Ve yine çirkinliğin yüzünü bilen kimileri vardır ki, gözlerinden tanırlar çirkinliği.

‎23 Nisan Atam

Düşmanlarla savaştın, bizi kurtardın.
Ülkemizi sen kurdun,sen yarattın.
Sana bin teşekkür borçluyuz.
Adını her zaman anıyoruz.

Sen hep bizim yanımızda durdun,
Şimdi biz duracağız.
Sen şu anda ölmüş olsanda hala bizim kalbimizde yaşıyorsun.


Mira (7 yaş)

15 Nisan 2011 Cuma

Hayat işçisi

 


 "Anne sen ne'sin? Yani ben annenin mesleği ne dediklerinde ne diyeceğim? Dansçı mı, Kondüvit mi, Yoga,Pilates eğitmeni mi, Oyuncu mu, Koreograf mı? Ne?"
Evimizin güncel sorunsalı bu şimdilerde. Bir kahvaltı sofrasında sorulan bu soruya çeşitli şekillerde yanıt vermem mümkün tabi:
Ağlak edebiyat 1: Boşanmış, tek çocuklu dul kadın söylemiyle; "Senin o şerefsiz baban bize daha çok yardım etseydi, ben bu kadar çok çalışmak, her yere koşmak zorunda kalmayacak ve seninle daha çok vakit geçirebilecektim!"
Bak şimdi! Üstüne yoktur kadının, konuyu kendi işine gelen yöne çekmekte. Çocuk sana ne iş yaparsın diye sormuş, sen babayı bir güzel  gömdükten sonra bir de yavrucuğunla az görüşmek zorunda kalışının yükünü onun da omuzlarına yükle rahatla. O da sana boğazında düğümlenmiş yumrularla bakakalsın.
Çok kötü, geçtik, bu yanıt olmadı.
Ağlak edebiyat 2: İstanbul'da tek başına ayakta durma savaşındaki kadın: " Ah yavrucuğum, İstanbul'da hayat ne kadar zor,acımasız,ekmek aslanın ta bilmem neresinde sen nerden bileceksin tabi? Geçinebilmek, senin okul paranı verebilmek için tüm bunlara koşturuyorum, sen güzel güzel oku, iyi bi işe gir, annene de bak, bu kadar çalışmayayım emi yavrucuğum?"
Allah seni kahretmesin emi? Cevap mı bu? Bitti. Çocuğun geleceğe dair bütün umutları bu kelimeler altında ezildi gitti, üstelik bir de okul parası gibi bir yük de verdin çocuğa! Ağız tadıyla öğrencilik bile yapamayacak şimdi. Ders asamayacak, tembellik vicdan muhasebesine sebep; "Annem bu okulu ödeyebilmek için nasıl da koşturuyor, zaten babam da şerefsiz, bırak şimdi oyun oynamayı otur, çalış, sonra sen annene bak o dinlensin, ayrca hayat da çook zor, istanbul acımasız....."
Sonra toplum neden bu kadar mutsuz, cinnet halinde diye sor dur acansları seyrederken. Niye böyle oluyor bu insanlar? Bak bakalım az önce verdiğin cevaba, niye?
Bu yanıtı da geçtik,olmaz.
Spiritüel edebiyat: O kadar yoga, kişisel gelişime baş koymuş kadın neler diyecek bakalım?
Sevgili yavrucuğum, benim doğum tarihime göre sahip olduğum Pin Kodu (!) sadece Ateş elementinden oluşuyor, bu da beni, pek çok güdüsü olan biri yapıyor. Bu saydıklarının hepsi benim içimde var ve yapabilmem için de evren bana yardımcı oluyor. Bu saydıklarının hepsi ruhumu geliştirebilmek için birer araç, dünyaya gelme amacımız ruhumuzu evren (ya da Tanrı) ile birleştirmek ve tekamüle ermek birtanem :)
Oldu...Sen evrenle birleştin de, çocuk sorduğu soru, sen ve bu yanıtı nasıl birleştirecek bakalım. Senin meslek kalabalığından kafası karışmış çocuğu bir de evren, ruh, tekamül, ateş vs ile iyice çorba yap.
Yok bu da olmayacak.
Egosantrik edebiyat: Bu kadar işe koşturunca yükselen Ego neler diyecek acaba?
Benim güzel, akıllı kızım ( bak "benim" diyerek ordan bile kendine pay çıkarıyor), senin annen oldukça yetenekli, evet bu saydıklarının hepsi bende var. E ne yapayım kendime mi saklayayım bu yetenekleri? Onlar çağırıyor, beni istiyor, ben de yapıyorum. Aslında daha başka yeteneklerim de var, şimdilik(!) ancak bu kadarına yetişebiliyorum. Sen büyüyüp, yuvadan uçtuktan sonra ben de uçuşa geçeceğim, daha neler yapacağım bir bilsen?
Ne güzel, ne güzeel! Senin yüce yeteneklerin altında önce çocuğu bir güzel ez, kafasında direk "annem gibi olabilecek miyim acaba?" sorusu, ve daha bunun etkisi geçmeden "ah ben annemin yeteneklerini göstermesine engel oluyorum, biran önce büyüyeyim, annem de uçsun istediği gibi!"
Olmadı tabi ki, bu yanıt da olmadı.
Düşündüm gerçekten ben neyim, mesleğin nedir diye sorduklarında ne demeliyim diye? Soran kişiye göre değişiyor cevabım da. Sahneyle ilgiliyse soran, cevap; konduvit, dansçı, koreograf arasında gidip geliyor. Serotonin'de Yoga-Pilates eğitmeni, ajanslarda oyuncu.
Geçen yıl sevgili Ege Aydan bana bir kartvizit tasarladı, meslek kısmına ne yazacağımıza karar vermek ve onu kısaltmak baya bir vakit aldı. En sonun da Yoga-Pilates- Dans dedik.
Yine de hala düşünüyorum, ben neyim? diye.
Bulamadım, oturdum bunu yazdım, her yazar olma heveslisi ikizler gibi ben de:)
Senem Kalender
None:)

26 Şubat 2011 Cumartesi

Sormayın...



…
Neden hayatında biri yok diye soranlara: Hani bazen durakta belli bir otobüsü b
eklersiniz ya on dakika, on beş dakika, yirmi dakika beklersiniz gelmez. Bu arada başka alternatiflerde geçer ama binmezsiniz. Nede olsa "beklemişsinizdir o kadar" boşa gitsin istemezsiniz. Sormayın artık bana! Herhangi biriyle değil, beklediğime “değecek” olanla devam etmeliyim bu yola! Durakta yaşlanmak olsa da işin ucunda...

13 Şubat 2011 Pazar

ŞİİR VE GÜÇLÜ ŞÖVALYE

Adam: Nasıl aşığım sana nasıl! Gözlerim senden başkasını görmez, kulaklarım sesin sesinden başkasını duymaz oldu..Güzelliğinden gözlerim kamaşıyor.Aklımdan bir an olsun çıkmaz oldun..her an seninleyim..tüm hayallerimde sen varsın..Öyle asil, öyle iyi kalpli ve akıllısın ki, sen ne dersen onu yapmak istiyorum.Sen tüm içtenliğinle daima yoluma ışık oluyorsun..aşkım..söyle Ferhat’ın olayım..Mecnun’un olayım..fırsat ver aşkımı ispat edeyim..

Kadın: Sözlerin çok güzel..kalpten geliyor olduklarına da inanıyorum..ne çare ki daha önce söylenmemiş değiller. Yüzyıllardır, kadınlar en güzel aşk sözcüklerini, şiirlerini duydular..yaşadılar hatta…Beni heyecanlandırmıyor maalesef bu güzel ve içten sözlerin.Yarın bu sözlerin yerini başka ve kaba sözler alacağından değil…YENİ ve SÖYLENMEMİŞ olmadıklarından..Bana aşkını ispat etmek mi istiyorsun…Ben ne Ferhat ne Mecnun olmanı isterim..Ben güçlü ŞÖVALYE olmanı isterim..ve eğer ispat edeceksen, gireceğin zorlu savaşı yenmeni isterim. Bu öyle zorlu ve çetin bir savaş ki..henüz yapılmadı..yenebilen olmadı…aşkını ispat etmek isteyen her adam, düşmana güç kattı sadece..ve yok oldu..hayatın boyunca gireceğin en zorlu savaş olacak bu..hazır mısın buna?

Adam: Senin aşkın uğruna yenemeyeceğim düşman olamaz..Söyle kim bu düşman nerde saklanıyor?

Kadın: …..bu düşman uzaklarda değil..ve bir tane de değil üstelik..hem çok yakınında hem çok uzağında…hem sende bu düşman..hem bende…hem SENSİN BU DÜŞMAN HEM BEN!

Adam: Hayır asla..ne sensin düşman ne ben..seni seviyorum ben!

Kadın: Bunu biliyorum…düşman da biliyor…doğduğunda, doğduğumda yoktu o düşman..her geçen yılla ve yaşanmışlıklarla gelişerek büyüdü..giderek kök saldı, güçlendi…kolları uzadı, sesi, nefesi yakar oldu…İçimdeki ejderlerden bahsediyorum sana…beni yakıp yıkan, önüme engel olan ejderlerden…Seni yakıp yıkan, önüne engel olan ejderlerden…Gireceğin en zorlu savaş dedim…çünkü gücünü senden..gücünü benden alır o ejderler..onları yenmek için önce beni, önce kendini yok etmelisin!

Adam: Hazırım ben bu savaşa, yeneceğim senin ejderlerini de kendi ejderlerimi de ve ispatlayacağım sana aşkımı!

Kadın: Sandığından daha dirençlidir bu ejderler..her kılıç darbenle yeniden güçlenirler…öldü sandığında en küçük bir boş verme ile yeniden ayağa kalkarlar…seni sandığından daha çok yoracaklar..tüm gücünü alacaklar ve sen zayıfladığın anda daha da güçlenecekler.. Ejderlerim her ayağa kalktığında ben daha zor ve çekilmez olacağım..sana ve sevgine direnç gösterecek, kaçacağım…beni yakan ejderlerim seni de yakacak….ve senin ejderlerin de beni…AŞKIN, SEVGİN ONLARI YENMEYE YETER Mİ? Sevginle ejderlerimi, ejderlerimizi yok edebilir misin?

Adam: Her kılıç darbemle güçlenseler, büyüseler de..yeneceğim onları..
Kadın: İşte sorun da bu…hala kılıç darbelerinden bahsediyorsun…Onlar kılıç darbeleriyle daha da büyür, yok edemezsin..

Adam: Peki nasıl yok edeceğim onları söyle bana..O güzel aklınla bana yol göster…

Kadın: Beni anlayabilmek için önce kendi ejderlerini yok etmelisin. Senden güç alan ejderlerini!..Önce kendini yok etmeli ve yeniden
sevgi ile var olmalısın.Sevgin beni sardığında ve her ne olursa olsun bırakmadığında…ben de senden ve sevginden aldığım güçle savaşa katılacağım ve ejderlerimizi yenip…duru sevgi olarak varolabileceğiz…
Hazır mısın Şövalye?

Senem Kalender
Nisan 2009

Not: Tablo; 1092,Gustav Klimt. Ressamın Beethoven'ın 9.Senfonisinden esinlenerek yaptığı frieze, Viyana Secessione binasının incelemeleri sonucunda, 3 duvarı kaplayacak şekilde ince materyaller üzerine resmedilmiştir. Klimt bu eserde, kötü güçlerle savaşması ve bunu başarması gereken önemli bir figürü meydana getirmiştir. Eserde Şövalye pek çok zorluğu aşar, ve Klimt'in kadın olarak resmettiği şiire sarılarak mutluluğu yakalar.Yukarda görülen bölüm, eserin son bölümü, şiir ve şövalyenin "Ode to Joy" söyleyen melekler korosunun önünde birbirlerine sarılıp, mutluluğu yakalamalarını anlatır. Ben de bu yazıyı bu tablodan esinlenerek yazdım:)