En sevdiğim temennilerden (!) biridir: Çıkmaz sokakta abazan eşekler kovalasın!
Düşünsenize, eşekler bunca yılın intikamıyla,üstelik abaza bir şekilde ağızlarından salyalar akıtarak koşuyorlar. Önde de artık kimi koymak istiyorsan o.Ve sokak çıkmaz! :)
Yalnız kovalanan kişiyi gözden çıkarmış olman gerek bu temenniyi dile getirirken.Zira bu kovalamaca sonunda artık hayretmez. Yani en azından sana bir hayrı olmaz. Erkekse yön değiştirmiş, kadınsa yol değiştirmiş olur.
Şimdi böyle yazınca komik olmaktan çıktı birden. Neyse bu zaten gerçekleşme ihtimali olmayan ironik bir betimleme, o yüzden devam edebiliriz. (kendimizi de avuttuk hemen)
Bugün yolda yürürken birden aklıma düştü bu eşekler. (hep sokakta yürürken münasebetsiz şeyler düşer zaten aklıma) Sokakta kendi kendime,millete çaktırmamaya çalışarak baya bir güldüm. Sonra da yazdım. Yani niye böyle birşey geldi aklıma,niye bu kadar güldüm, niye yazdım, hadi yazdım sonra utanmadan bir de niye paylaştım, ben kaçık mıyım, yoksa normaldim de sonradan mı böyle oldum, aman ne var canım bunda bu kadar abartacak komik işte güldük yazdık n'olmuş,sinirlerim bozulmuş işte besbelli, ya da yine uykusuz ve şoparık,abutuk günlerimden biri bugün...Hayır eşeklerin önüne katmak istediğim biri de yok ki..
Hep kişisel gelişim, hayat, memat, spiritüel yazacak değilim dimi canım? (Aman onların da ne olduğu meçhul zaten, bilmiyor muyuz, ukala dümbeleği seni!)
Sonuç olarak ben güldüm, isterseniz siz de gülün, ya da gülmeyin ne biliyim ben :)
Sevgiyle kalın :)
Senem
Var mı Arttıran?
20 Eylül 2011 Salı
11 Eylül 2011 Pazar
iki kalp
Bu sabah MAVİ olsun istedim ya hani..MAVİ önce kalbime dolsun, ordan yansıtsın evrene içindekileri. Bundan sebep sanırım, birden o küçük kalplerin kayıp değil, şimdilik benim gözlerimden uzakta olduğunu, ancak tam istediğim ve koruduğum gibi yine yanyana ve çok güvende olduklarını farkettim birden. Bulundukları yerde birbirlerine sarılarak, yaslanarak, sımsıkı kenetlenmiş olduklarını ve bu sebepten hiç yıpranmayacaklarını farkettim. Bulunmaları gerektiğinde yeniden ortaya çıkacak ve yine yanyana, adeta birbirlerinin renk ve desenleri birbirine geçmişçesine, gözler önüne çıkarak, içindekileri etrafa yansıtacaklarını farkettim. Şu anda benden uzakta bile olsalar, yoğun enerjilerini kalbimde hissettim; MAVİ MAVİ...
Hoşuma gitti farkettiklerim..İçimde saklı olan inancım kuvvetlendi yeniden, umudum ayağa kalktı tekrar.Yüzüme mavi bir gülücük yerleşti. MAVİ oldu kalbim bugün, yansıtmaya başladı bile içindekileri. Kime ulaşır bilemem. Yine de tüm evrenin MAVİ olmasını dilerim bugün.
Sevgi ve ışık hep bizimle olsun
gayatrisenem
8 Eylül 2011 Perşembe
Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır.
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. 'Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir' diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla:
- Ekmek parası mı istiyorsun? Diye sordu.
- Ekmek parası mı istiyorsun? Diye sordu.
- Hayır, çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.
Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. 'Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu' diye düşündü.
- Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
- Oturun biraz dertleşelim bari dedi.
Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
- Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını?
- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
- Hımmmm. Aşk hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı?
Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır, benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.
Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha
değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada?
değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada?
Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikâyet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, her gün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz.
Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu?
- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar
değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
- Küçük kızı severek.
- Küçük kız mı? Hangi küçük kız?
- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.
- Nasıl yani?
- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar.
Öyle değil mi?
- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Ebru Her akşam boynuma sarılır 'babacığım beni ne kadar seviyorsun?' diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda 'Baba güzel olmuş muyum?' diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. ' Harikasın prenses gibi olmuşsun' demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona 'bebeğim' diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. 'Bebeğim bana bir çay yapar mısın?' dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
- Hiç kavga etmez misiniz siz?
- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim ka rım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen
işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.
- Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
- Yine para, yine dış sebepler. Evet, para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme.
Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.
Adam ayağa kalktı.
- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
- Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evginin yolu nu tuttu.
Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.
- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.
İnci hiç konuşmadı.
- Sorsana 'niye' diye.
İnci kızgın kızgın:
- Niye? Diye sordu.
- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi.
'bak senin sevdiğin meyveleri aldım'
Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.
- Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü.
- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
- Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.
Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü..
Kadir Ok'a teşekkürlerle
23 Ağustos 2011 Salı
hayatın bir dans...
Kimisi hayatının tüm iplerini elinde tutar..sıkı sıkı..kimseye vermez, kimseyle paylaşmaz hatta...kendi için yaşar, kendine yaşar..öyle tercih etmiştir, yaşadıkları bu noktaya getirmiştir, sonradan olmuştur, hep öyledir...sebebi ne olursa olsun...kızamazsınız, ama çok da yaklaşamazsınız.Seçimi budur.
Kimisi hayatının tüm iplerini bir başkasına vermiştir. Hiç bir şeyin sorumluluğunu almaz, kendi başına gelenler için bile başkalarını suçlar, onları sorumlu tutar. Her işini, her şeyini başkaları yapsın ister. Aldığı tavsiyelere göre hareket eder, kendi hareketlerinin sorumluluğunu alamadığından. Ve sonuç yine istediği gibi olmazsa suçlayacak biri vardır mutlaka. Çok güçsüzdür bu insanlar, güçlerini sizden alırlar. Korkularıyla yönetilirler. Kızamazsınız. Ama bir yaklaştınız mı, biraz zor uzaklaşırsınız. Seçimi budur.
Kimisi durumlara göre oynar ipleriyle. Kimi zaman yükler, kimi zaman bırakır, kimi zaman üstlenir. Durum, duygu, zaman ve mekan neyi gerektiriyorsa ona göre davranır. Öğrenmiştir insanları, durumları, zayıflıkları..Kurnazdır bu tip. Seversiniz belki duruma göre, ama güvenemezsiniz. Seçimi budur.
Kimisi ise dengelidir. Hayatının sorumluluğunu eline alır, gerektiğinde paylaşır. Başına gelenlerin neden onun başına geldiğini bilir ve kimseyi suçlamaz, kimseye yüklemez. Tavsiye almış görünse bile kendi duygularına ya da aklına göre davranır ve sonuçlarını yaşar korkusuzca. Güçlüdür bu tip, çevrenizdeyse size de güç verir. Ona hiç kızmazsınız, güvenirsiniz. Uzaklaşmak istemezsiniz. Seçimi budur.
Hayat, ritmi değişen, bazen hızlı, bazen yavaş, bazen hüzünlü, bazen coşkulu,bazen zıplatarak, bazen yerde yuvarlandıran bir dans. Partnerli ya da partnersiz hayatın ritmlerinde kendi adımlarını atmazsan, adımlarını başkalarına uydurmaya çalışır, ya da başkalarının adımlarını taklit etmeye kalkarsan, seni düşürecek, yerden kalmana da izin vermeyecek bir dans. Partnerli dans ediyorsan, gerçekten dans eder gibi, karşındakinin gözlerinin içine bakacaksın, o da sana..Birbirinizin ruhunu göreceksiniz, ritmini göreceksiniz. Bazen biri diğerine uyar, kendi adımlarını karşısındakine uyarlar. Bu geçici bir dans olmaya mahkumdur. Kişi kendi adımlarıyla dans etmelidir, bunu özler elbet. Bazen de ortak bir ritm bulabilir ve hayatla,hayatta dans edebilirsiniz. Karşılıklı teslimiyet gerektirir bu. Karşılıklı ego teslimiyle birlikte, karşılıklı sevgi ve ortak ritm olma durumu gerçekleşir. O zaman hayatın ipleri de sizden yanadır, dengeli paylaşımla gider o dans.
Birinin diğerine uyduğu dansın ritmi bir süre sonra bozulur.Hayatın ritmi değişiyor dedik, kişinin içindeki ritm değiştiyse ortaklık bozulur, tökezleme başlar, ayakların üzerine basmalar başlar. Kimi zaman can yakar bu ayak basmalar. Tüm uğraşlara rağmen yeniden kurulamıyorsa o ortak ritm, bırakmak gerekir ve tek başına dans edebilmenin ya da etmenin sorumluluğunu üstlenmek gerekir.
İşte herşey hayatının iplerini nerde ne kadar tutabildiğinle ilgili. İpi tutabileni, ya da bunu taşıyamayanı seçtiğinde. Kendin için seçimin ve kendine seçtiğin.
Hayatını buna göre yaşarsın;dengeli, uyumlu bir dansın olur ya da düşe kalka, başkalarına tutuna tutuna...
Seçim senin...
08.08.11
İstanbul / erenköy
17 Ağustos 2011 Çarşamba
Ben-ci (l) im,Mutluyum
En büyük eleştirilerden, suçlamalardan biridir; bencillik! Şimdiye kadar hep bencil olmanın çok kötü bir şey olduğu yazıldı, çizildi. Anneler çocuklarını, karılar kocalarını, çocuklar ebeveynlerini hep bencil olmakla suçladı. Nedir bu bencillik, nerde başlar nerde biter, neden bu kadar kötü bir şeydir, kişinin kendini sevip, kendine önem vermesi? Birincil önceliğinin kendisi, öz varlığı, ruhu olması gerekliliği nasıl olur da kötü bir şey olarak gösterilir? Kişinin kendinden çok bir başkasını, çok sevdiğini iddia ettiği bir başkasını önemsiyor görünmesi, kendinden kaçışın bir yolu olabilir mi? Bence tek sebebi budur zaten.
Kişinin mükemmel olması gerekliliği genetik kodlarımıza kadar işlemişken ben nasıl olur da kendimi her şeyimle görüp, kabul edip sevebilirim? Hatalar yapıyorum, günahlar işliyorum, Allah baba kızar, anne kızar, baba kızar, koca kızar, karı kızar…Ben kendime kızarım…o zaman ben, beni ikinci ya da kim bilir kaçıncı plana atarım ve başkaları için kendimi feda eder, onları önemserim; sevdiklerimi!? Ben onlar için yaşarım, onlar benim için. Kimse kendi hayatı için yaşayıp, kendi hayatının sorumluluğunu almaz. Karşılıklı sevgi! Ne güzel! Kendini sevmeden bir başkasını gerçekten, yürekten, saf ve duru bir şekilde sevmenin mümkün olmadığını artık defalarca okuduğumuza göre öğrenmiş olduğumuzu umuyorum. Sözde öğrenmekten bahsetmiyorum, özde gerçekleştirmekten bahsediyorum. Bunun da tek yolunun Bencil olmaktan geçtiğini iddia ediyorum.
Kendimizi sevmek ve önemsemek öylesine ayıp bir şey gibi işlemiş ki bilinçlerimize, bir başkası mutsuz diye kendi mutluluklarımızı erteliyor, gizli kapaklı yaşıyoruz, içten içe bir vicdan muhasebesini de ihmal etmeyerek : “O orda mutsuz, şimdi benim ne hakkım var mutlu olmaya?” Bir başkasının yükünü omuzlarımıza alıp, kendimize sahip olmadığımız ağırlıklar yüklüyoruz. Ve karşımızdakinin yükünü alınca onu rahatlattığımızı sanıyoruz. Oysa bu iyi niyetli görünen davranışla aslında karşımızdakine çok büyük bir kötülük yapmış oluyoruz. Onun hayatta taşıması, öğrenmesi, ve ruhunun gelişmesi için ihtiyacı olan o yükü (bence fırsatı) ondan alarak, onun gelişimine engel oluyoruz. “Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşenir” sözü tam da bu noktada anlamını karşılıyor bence. Pek çok kişinin yorumladığı gibi yaptığınız iyilikler değildir burada sizi cehenneme götüren. İyi niyet sandığınız bilinçsiz kötülüklerinizdir. Karşınızdakine kendi yükünü taşıma ve güçlenme fırsatı vermiyorsunuz, bunun nesi iyilik olabilir ki? Hem kendinizi, hem karşınızdakini yüklerin getirdikleriyle bağlıyorsunuz,ortak ağırlığınızla iyice dibe doğru batıyorsunuz. Kimse taşıyamayacağı bir yükle karşılaşmaz. O zaman herkesin yükünü kendine verelim, bizimkileri kendimiz sahiplenelim.
Hayatta başımıza gelen her şeyin, etkimiz yokmuş gibi görünenlerin bile, kendi sorumluluğumuz,-suç değil-, sorumluluğumuz ve yaratımımız olduğunu bilmek sahip olacağımız en büyük Özgürlük!
Şimdi burada kimse kimseye yardım etmesin, herkes sadece kendiyle ilgilensin demek istemiyorum. Benmerkezcilikle Bencilliği karıştırmayalım diyorum. Elbette birbirimize yardım edeceğiz, ancak kendimizi hiçe sayarak, kendimizi erteleyerek değil. Karşımızdakinin yüküne yardım edeceğiz, ama o yükü alıp sahiplenmeyeceğiz. Buradaki sınır sizin kalbiniz, özvarlığınıza verdiğiniz değer. Herkesinki kendine.
Düşünün ki ben bir anneyim, bir kız çocuk büyütüyorum. Ona yapacağım en büyük kötülük kendimden vazgeçip, her şeyimi erteleyip, sadece onun için yaşamak olacaktır. Daha hayatının başında ona koskocaman bir “Fedakar anne” yükü veriyorum ve sonra da onun mutlu ve özgür bir insan olmasını bekliyorum. Ben eksik olursam, mutsuz olursam, en yakınımdakini nasıl mutlu edebilirim? Bu sevgi değil, bu sahiplenme güdüsü. Alt bilincimle ona verdiğim bu yükle, bana bağımlı kalmasını garanti altına alma duygusu. Birbirine bağlı, ancak bağımlı olmayan bir ilişki biçimi geliştirmeye çalışıyorum en sevdiğimle, kızımla. Ve tüm sevdiklerimle.
Mutlu ve özgür olmanın tek şartı Ben-ci (l) olmaktır diyorum.
Ben mi? Tabi ki annesi tarafından hep bencillikle suçlanan bir çocuktum J
GayatriSenem
17-08-2011
Bodrum
5 Ağustos 2011 Cuma
"Karanlıktan korkarsan tehlikelidir, ancak onu seversen, o da seni sever." diye yazmıştı Asa Lind Kumkurdu adlı çocuk kitabında.Aklımdan çıkmadı hiç bu cümle.
Korkularımız da öyle..Onlardan korkarsak tehlikeli olur ve bizi er geç yakalarlar .Kimin gelmemiştir ki en çok korktuğu başına? Korkuya vaktinde müdahale edip yoketmek genellikle pek mümkün olmuyor, çünkü aslında içimizdeki ego denen o meymenetsiz şey,'yok yavrum ne korkusu,korkmazsın sen,peeh' diyor.Diyor da iç içi kemirirken bir bakıyorsun gerçek olarak kucağına oturuvermiş nefesini kesmiş sevgili korkun.
Asıl mesele şimdi başlıyor. iki seçeneğin var; ya 'aah işte gördün mü bak, korktuğum geldi başıma' diye tüm ıstırabı kucağında taşıyarak kendine eziyet edersin,ki ilk başta bence yapılması gereken de budur. O yükü alabildiğine alıp, yaşayıp,tüketmek. Tüketmek burada anahtar sözcük. Yıllar içinde kendime dair öğrendiğim önemli şeylerden biri, başıma bir şey gelip de,canım acıdığında bundan kaçmak yerine,acıyı dibine kadar yaşayıp, ağlayıp, bağırıp çağırıp, mümkünse bişiler kırıp, yırtıp, hatta içip içip sarhoş olup daha da höykürerek ağlayıp tükettiğimde kendimi,o baş edilmez sandığım acıyla çok daha kolay bir şekilde başettiğim olmuştur. Herkese de öyle salık veririm.Acıdan ya da korkudan kaçmak onları yoketmek şöyle dursun besleyip kocaman olmalarına yol açıyor. "Bir duyguya karşı koyacak yerde onu kovmanın en iyi yolu tümüyle onun içine girmek,onu kucaklamak ve direnciniz vasıtasıyla onu görmektir" diyor Deepak Chopra bunun için. .
Bu kendini tüketme dönemi geçtikten sonra, 2.seçeneğe geliyor sıra; acıya, yani gerçekleşen korkuna daha farklı bir gözle bakabilirsin artık.İlk soru bu neden benim başıma geldi? Cevabını bilirsin bazen,ki bu büyük şans, yolu yarıladın demektir.Bilmiyorsan kendini bir hayli deşmen, eşelemen gerek.Çocukluğundan başlaman gerek tabiri caizse.
Bildiğini ele alarak devam edelim.Yıllardır içinde taşıdığın sana eziyet etmesine izin verdiğin korkun nihayet gerçekleştiyse, bundan sonra seninle olmayacak demektir.Bu ondan tamamen kurtulman için sana verilen bir fırsat. Ona artık ayrılman gereken bir dost gibi veda etmelisin. Alıp karşına "ben şu şu sebeplerden senden korktum bunca zamandır,bu sebeplerden seni sahiplenmedim, sevmedim" demelisin.Tüm açıklığınla onunla yüzleşmelisin.Onu da anlamaya çalışmalısın, senden bir parça o, kimse onu alıp senin içine yerleştirmedi.Sen doğurdun onu.Evet duydum "ama o bana böyle yaptı da bundan ben böyle bir korkuya sahip oldum,o hayatıma girmeseydi... vb"gibi sözlerinizi hemen duydum.Ben söylemedim mi sanıyorsunuz. Hala söylemiyor muyum?
İlla hayatınıza sonradan girenler yüzünden olmaz o korkular zaten, bazen sizin seçmediğinizi sandığınız ama ruhunuzun seçtiği aileniz yüzünden de olur.Aslında çoğunlukla onlar yüzünden olur.O zaman kahrolsun beceriksiz anne-babalarımız! Oldu mu, böyle söyleyince rahatladık mı? Sizi bilmiyorum da ben söyleyince yine de olmuyor.Tam karşılamıyor bir türlü, bir yer eksik kalıyor. Benim bilincimle, özellikle de sonradan öğrendiklerimle iyice yorulan bilincimle söylediklerim ruhumu ikna etmiyor bir türlü.O zaman da çatışma yaşanıyor, benim gibi habire ruhunu deşen, bilincini alt etmeye çalışan,bunun için türlü metafizik ve spritüel yola başvuran bir nevi çatlak oluyorsunuz. Faydası oluyor işte bazen.
Korkudan kurtulmanın en önemli yollarından biri belki de en önemlisi : Affetmek! Buna sebep olduğunu düşündüğünüz kişiyi,olayı her ne ise o; affetmek. Affetmediğiniz her kişi ve olay hayat yolunda sırtınıza yüklediğiniz yeni bir yük, ayağınıza taktığınız yeni bir pranga sizi adım atmaktan alıkoyan. Geçmişte kalanı, gününüze taşımayın,kendinizi yaşamaktan alıkoymayın. Mehmet Akif Ersoy'un dediği gibi; "Geçen geçmiştir artık, An-ı müstakbelse müphemdir.Hayatından nasibin geçmekte olan demdir".
Çok dağılmadan 2.seçeneğin yaşandığı dönemi biraz daha açmak istiyorum sanırım.Şu anda o dönemde olmamın da etkisi yoktur dersem yalan olur,ki benim gibi bir spritüele hiç yakışmaz.
Başıma gelenin korkumdan kurtulmak için büyük bir fırsat olduğunu düşünüyorum şu anda.Başıma geldiği için nerdeyse sevinicem, kazada da böyle olmuştu, o da başıma geldi diye seviniyorum.İçimde taşıdığım çıktı, dışıma taştı, canımı yaktı, beni yaraladı sonunda.Dert veren Allah,dermanını da verirmiş derdim ama,anneanne ya da müftü değilim,öyle demiyeceğim.
Görünen bir yara haline geldikten sonra tedavisi kolaylaşıyor her yaranın. Görülmeyen yaralar ise ancak bizi yokettikten sonra ortaya çıkıyor. Sevinecek bir şey daha, görünen bir yara var ortada tedavi edilebilir,açıkta.Doktor da dışarda bi yerlerde değil, çok yakınında; göğüs kafesinin tam ortasında,ruhunu taşıyan kalbinde.Şimdi sana öğretilip zihnine tıkıştırılan "o doğru,bu yanlış" kavramlarını bir yana bırakıp, kalbine yönel.
Onu dinle,Onu sev,Ona inan, Ona güven.
Ben Onu gördüm, sevdim, inandım, güvendim...
26 Haziran 2011 Pazar
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi?
…
Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateş böceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğunu el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Fark etmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o on beş yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kar bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkûm ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.
Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateş böceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğunu el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Fark etmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o on beş yıldan öncesi gibi.
O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kar bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkûm ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




